|
|
July 31
on July 20th, 2006 at 3:07 pm “peace will come to the Middle East when Arabs love their children more than they hate Israelis.” Avery, the exact same can be said about Israelis, just read up on this very same page to find proof of the hatred that’s being spewed from the Israeli side. Israelis accuse Arabs of teaching children to hate Israel. That’s not true, a child with an innocent dead mother figures it out on his own. Consider those photos..
You’ve mixed some facts with opinion, but everything you told us is beside the point. Innocent people are dying because of this lunatic Israeli retaliation. In each of the last three days, more than 50 Lebanese civilians were killed. Whole families were murdered. You can not dismiss all those lives and say it is worth it. It’s NOT worth it. Stop murdering a population.. Stop Destroying Lebanon A.D. May 25
AYASOFYA MAHZUN, İÇİNDE NAMAZ KILINMADIĞINA... AYASOFYA MAHZUN; FATİHLER, AKŞEMSEDDİNLER YETİŞMEDİĞİNE.. AYASOFYA MAHZUN, HAFIZLARIN SESİNİ İŞİTMEDİĞİNE... BEŞ YÜZ SENE DEVAM EDEN VAZİYET-İ KUDSİYESİNE KENDİSİNİ TEKRARDAN ÇEVİRECEK NESİLLERİN HENÜZ GELMEDİĞİNE MAHZUN AYASOFYA...
Mahzun Ayasofya Tarihler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiğinde yepyeni bir devrin kapısı açılmıştır. O gün Kâinatın Efendisi’nin (asm) bir mucizesinin tahakkuk ettiği gündür aynı zamanda: “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fethedecek kumandan ne güzel bir kumandan ve onun ordusu ne güzel bir ordudur.” (Kenzül Ummal 14/219, Müstedrek-ül Hâkim 4/422.) güzel kumandan ve güzel ordusu İstanbul’a Salı günü dahil olur... Fatih’in Ayasofya kilisesine girince ‘Secde-i şükrân’a kapandığı ve ondan sonra da iki rek’at namaz kıldığı ve ilk ezanın da işte o sırada okunduğu rivayet edilir: Artık Ayasofya katedral değil camidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun azametli devrinde riayet edilmiş eski bir an’ane vardır: Ordu içeri girip burçlara bayrak çekilirken, surların üstünde ezan sesleri yükselir ve şehrin en büyük kilisesi derhal camiye tahvil edildikten sonra ilk Cuma namazı bu ilk camide kılınır. Kilise devrindeki ismini fetihten sonra da muhafaza eden ‘Ayasofya Camii’ işte bu sebepten dolayı İstanbul fethinin en büyük sembolüdür. Ayasofya’nın kiliseden camiye çevrilmesi üç günde tamamlanmıştır. LÂNET DUASI Ayasofya camiye çevrildikten sonra, Sultan Fatih Muhammed Han buraya vakıflar tahsis etmiş ve devamlı bakımlı olması için 62 vazifeli tayin etmiştir. Artık yaklaşık beş yüz sene burada mukaddes vazife ifa edilecektir. Hazret-i Peygamber (asm) harika mucizesiyle 800 sene evvelinden İstanbul’un fethini haber verdiği gibi; Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri de kendisinden 500 sene sonra Ayasofya’nın puthaneye çevrileceğini kerametvâri bir nazarla görmüş ve bunu yapanlara lânet duası etmiştir. Fatih vakfına ait vakfiyede şunlar yazılıdır: “Kim bu vakfiyenin bir şartını değiştirir, fasit bir te’ville, dalavereyle vakıf hükmünü yürürlükten kasteder ve aslını değiştirir, füruuna itiraz eder veya bunları yapana yol gösterir ve yardım eder veya kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar veya sahte evrak düzenleyerek mütevellilik hakkı gibi şeyler ister, yahut onu kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların ebediyen la’neti onun üzerine olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyamet gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunu işittikten sonra değiştirirse, günahı değiştirenlerindir. Allah işitendir, bilendir. Bu vakfı değiştirmeye, bozmaya girişen kişi ölümü, sekeratı, kıyamet sahnelerini ve karanlığını, kabri ve yalnızlığı, münkeri ve heybetini, nekiri ve soracaklarını, Âlemlerin Rabbi huzurunda duracakları günü hatırlasın. O gün hiçbir kimse hiçbir şeye sahip değildir. O gün bütün işler Allah’a aittir.” “KAHROLSUN GÂVURLAR” 450 sene sonra... İstanbul işgal altındadır. Sultan Vahdettin Han Hazretleri, İngilizlere dostmuş gibi gözüküp Anadolu’da milli mücadelenin teşekkülü için var gücüyle çalışmaktadır. Bir Fransız taburu Harbiye nezaretinden aldıkları izinle Ayasofya’yı teslim almak için harekete geçmiştir. Lâkin gizli bir emir Binbaşı Tevfik Bey’e ulaşır. Tevfik Bey hayatını ortaya koyar ve Fransızlara Ayasofya’yı teslim etmez. Anadolu’daki milli mücadele avn-i İlâhî ile zaferle neticelenmiş, Sultan bu saadetli günü Ayasofya’da dua ve şükürle geçirmek ister. Ayasofya hınca hınç doludur. Tablo, muhteşem ama bir o kadar da mahzun bir tablo. Ecnebî Sinyor Piyetro Quaroni anlatıyor: “Mihrabın yanında bu mü’minler kalabalığının önünde O, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. O... Majeste Altıncı Mehmed... Osmanlıların İmparatoru, mü’minlerin emiri, zıllullahi fi’l-arz, krallar kralı, sultanlar sultanı, âlemdeki hüsrevlere taçlar dağıtan ve daha nice unvanlara sahip sultan... Cemaat halinde eda edilen İslâmî ibadet, yani namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz. Bütün mü’minler hep birlikte secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda, kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir. Ulemâdan bir zat minberde birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun sadece ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Kulaklarım ara sıra bir kelimeyi farkedebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş olduğunu hissediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi: “Kahrolsun gâvurlar!” Ve şu anda kendimi yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben, itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım: - Kahrolsun gâvurlar! Birdenbire bir komutla camide ince bir yol açıldı, Sultan, Ayasofya’dan ayrılıyordu. Yanımdan geçerken dikkat ettim: Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hali vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ kıbleye doğru açıktı. Yüzü çok sararmıştı; İstanbul hâlâ işgal altındaydı...” (Ayasofya, Hüseyin Yılmaz, Timaş Yay., İstanbul 1991.) VE KARANLIK YILLAR... Ayasofya 24.11.1934 tarihli ve 2/1589 sayılı, Resmi Gazete’de neşredilmeyen, kanunlar ve o zamanki anayasa karşısında hiçbir geçerliliği olmayan bir Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilir. Bundan böyle, o uğruna pek çok şey feda edilen, adına destanlar, şiirler yazılan; padişahlara, imparatorlara mabed olan, fethin sembolü Ayasofya bizim değildir. Biz Ayasofya’yı, Ayasofya bizi kaybetmiştir artık. Ayasofya ile birlikte kaybolan özümüz, imanımızdır... Ayasofya mahzun, içinde namaz kılınmadığına... Ayasofya mahzun; Fatihler, Akşemseddinler yetişmediğine.. Ayasofya mahzun, hafızların sesini işitmediğine... Beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine kendisini tekrardan çevirecek nesillerin henüz gelmediğine mahzun Ayasofya... …
| May 08
Burda yazdığım yazıyı silmek zorunda yım çünkü şu anda kavgaya değil birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var
| March 29 Hz.Aişe’den (Radıyellahu Anha) rivayet edilen bir hadiste kendisi şöyle der:  «خُسِفَتْ الشَّمْسُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللهِ ، فَبَعَثَ مُنَادِيًا (الصَّلاَةُ جَامِعَةٌ) فَقَامَ فَصَلَّى أَرْبَعُ رَكَعَاتٍ فِي رَكْعَتَيْنِ وَ أَرْبَعُ سَجَدَاتٍ» “Allahın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında güneş tutuldu. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü bir tellal göndererek müslümanları camide namaza çağırdı ve iki rekatta dört rükû ve dört secde yaparak namaz kıldı.”
HUSUF VE KÜSUF NAMAZI
Hz.Aişe’den (Radıyellahu Anha) rivayet edilen bir hadiste kendisi şöyle der: «خُسِفَتْ الشَّمْسُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللهِ ، فَبَعَثَ مُنَادِيًا (الصَّلاَةُ جَامِعَةٌ) فَقَامَ فَصَلَّى أَرْبَعُ رَكَعَاتٍ فِي رَكْعَتَيْنِ وَ أَرْبَعُ سَجَدَاتٍ» “Allahın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında güneş tutuldu. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü bir tellal göndererek müslümanları camide namaza çağırdı ve iki rekatta dört rükû ve dört secde yaparak namaz kıldı.”
Yine Aişe (Radıyellahu Anha)’dan rivayet edilen başka bir hadiste şöyle buyurulur:
«كُسِفَتْ الشَّمْسُ فِي عَهْدِ النَّبِيِّ ، فَقَامَ النَّبِيُّ «فَصَلَّى بِالنَّاسِ ، فَأَطاَلَ القِرَاءَةَ – فَهِيَ دُونَ قِرَاءَتِهِ الأُولَى- ثُمَّ رَكََعَ فَأطَالَ الرُّكُوعَ دُونَ رُكُوعِهِ الأَوَّلِ، ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ فَسَجَدَ سَجْدَتَيِْنِ ثُمَّ قَامَ فَصَنَعَ فِي الرَّكْعَةِ الثَّانِيَةِ مِثْلُ ذَلِكَ، فَسَلَّمَ فَقَدْ تَجَلَّتْ الشَّمْسُ، فَخَطَبَ النَّاسَ فَقَالَ: إِنَّ الشَّمْسَ والقَمَرَ لاَ يَنْكَسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلاَلِحَيَاتِهِ، وَلَكِنَّهَا آَيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللهِ يُرِيهِمَا عِبَادَهُ، فَإِذَا رَأَيْتُمْ ذَلِكَ فَافْزَعُوا إِلَى الصَّلاَةِ.. وَادْعُوا اللهَ فَصَلُّوا وَتَصَدَّقُوا..» “Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında güneş tutuldu ve insanları toplayıp namaz kıldı. Okumayı uzattı, ikinci rekattaki okuyuşu birinci rekattakinden daha kısa tutmak kaydıyla okumasını uzattı. Daha sonra rüku yaptı ikinciyi birinciden daha kısa tutmak kaydıyla rükuları uzattı. Sonra başını rükudan doğrulttu ve iki secde yaptı. Daha sonra ikinci rekata kalkarak birinci rekatta yaptığının aynısını yaptı. Daha sonra selam vererek namazını bitirdiğinde güneş doğmuştu. Daha sonra insanlara hitap ederek şöyle dedi: “Ey insanlar! Güneş veya ayın tutulmasının herhangi bir insanın ölümü veya doğumu ile alakası yoktur. Fakat bu olaylar Allah’ın insanlara gösterdikleri ayetlerden ikisidir. Tutulma durumunu gördüğünüzde namaza sığının, Allah’a yalvarın, namaz kılın ve sadaka verin.” February 20
Akademistlerin evrim teorisi isyanı Çeşitli üniversitelerden 700 akademisyen okullarda Evrim Teorisi'nin daha ayrıntılı ele alınması için imza toplayarak Milli Eğitim Bakanlığı'na ve YÖK'e dilekçe gönderdi. 20 Şubat 2006 07:52 Çeşitli üniversitelerden 700 akademisyen liselerde ve üniversitelerde Evrim Teorisi'nin daha ayrıntılı ele alınması için imza toplayarak Milli Eğitim Bakanlığı'na ve YÖK'e dilekçe gönderdi. "Geleceğimizi Ortaçağ karanlığına teslim etmeyeceğiz" denilerek başlayan dilekçede Türkiye'nin son yıllarda Darwin'in evrim teorisinden uzaklaştığı belirtildi. Üniversite Konseyleri Derneği öncülüğünde bir araya gelen akademisyenler "Deneysel çalışmalar her geçen gün evrim kuramının etki alanını daha da genişletmektedir" dedi. Okullarda evrim teorisine ilişkin vurguların azaltıldığını öne süren akademisyenler, fen ve biyoloji derslerinin yaratılış inancınını güçlendirdiğini belirtti. ABD MÜFREDATTAN ÇIKARDI Sadece Türkiye'deki eğitimi eleştirmeyen akademisyenlerin hedefinde Amerika Birleşik Devletleri'ndeki eğitim sistemi de yer aldı. ABD yönetiminin bir çok eyalette evrim kuramını müfredattan çıkarttığını belirten akademisyenler, "Evrim kuramının gerici iktidarların hedef tahtasına yerleşmesi sadece Türkiye ile sınırlı değildir. ABD yönetimi ile sıkı ilişkileri olan köktendinci Hıristiyan cemaatlerin evrim karşıtı söylemleri, Türkiye'deki evrim karşıtı hareketlerin temel argümanlarını oluşturuyor" dedi. Akademisyenler ABD'den başlayan evrim karşıtı düşünceleri, "Ortaçağ yanlısı karanlık düşünceler" olarak niteledi. KİTAP HAZIRLIYORLAR 700 akademisyen dilekçesinde evrim teorisini ele alan yeni bir kitap hazırladıklarını da açıkladı. Öğretim üyeleri hazırlayacakları bu evrim kitabının gerici(!) ve bilim dışı unsurlara karşı okullarda okutulmasını teklif etti. İlk ve orta dereceli okulların ders kitaplarında ve müfredatta "Evrim Teorisi" konusunun ayrıntılı işlenmesi talebi MEB Talim Terbiye Kurulu tarafından değerlendirilecek. Öğretim üyeleri dilekçelerinde, derslerinde evrim kuramının üzerinde duran öğretmen ve öğretim üyeleri hakkında soruşturma açılmamasını ve açılan soruşturmaların geri alınmasını da talep etti. EVRİM KİTABI İÇİN BİR ARAYA GELDİLER Öğretim elemanlarının "evrim kitabı" için bir araya geldiği üniversite ve kitap çalışmasını yürüten temsilciler: Abant İzzet Baysal İİBF Yrd. Doç. Dr. Fevzi Engin Akdeniz Üniversitesi Biyoloji Prof. Dr. Atila Yanıklıoğlu Anadolu Üniversitesi Eğitim Fak. Prof. Esmehan Ağaoğlu Bilgi Üniversitesi SBF Doç. Dr. İlhan İkeda Boğaziçi Eğitim Fak. Prof. Dr. Ali Baykal İstanbul Cerrahpaşa Tıp Prof. Dr. Müzeyyen Erk Çukurova Eğitim Fak. Doç. Dr. O.Küçükosmanoğlu Dokuz Eylül Kamu Yönetimi Ferhat Akbey Galatasaray İktisat Burak Gürbüz ODTÜFelsefe Dr. Ayhan Sol OMÜTıpProf. Dr. Mehmet Koyuncu Yıldızİktisat Dr. Müge Akad
| February 05
FONT =>
5 Mart 2005 târihli Zaman gazetesinde Ali Bulaç, “İslâmiyet başka dinlerin telkin ve propagandalarına karşı dayanıklıdır. Dışarıdan İslâmiyet’e zarar vermek kolay değildir. Ancak bu, İslâmiyet’in müntesibleri tarafından çok iyi bilindiği, yaşandığı ve gerçek Müslüman âlimler, önderler tarafından temsîl edildiği zaman öyledir” “Maalesef, İslâmiyet’in müntesibleri gözünde i’tibârdan düşmesine sebeb olanlardan biri de ‘bir kısım ilâhiyatçılar’dır. ‘Bir kısım ilâhiyatçı’ diyorum, çünkü câmianın tümünü bu kategoride ele almak haksızlıktır. Bunların da kim olduğunu herkes biliyor. Bu ilâhiyatçılar, İslâm dîni etrâfında şübhe uyandırıcı söylemler geliştiriyor, zaman içinde bu söylemler tereddüd ve zihin karışıklığına yol açıp Müslümanlığı hem inanç hem amel seviyesinde i’tibârdan düşürüyor. Başörtüsü, kadın konusu, abdestsiz Kur’ân’ın ele alınıp okunması, âdetli iken kadınların namaz kılması ve oruç tutması gibi konular yanında Müslüman halkı en ciddî zihin karışıklığına düşüren konulardan biri kurban ibâdetine ilişkin tartışmalar ve mugâlatalar olmuştur.” Batı rasyonalizmi ve Protestan reformu etkisi altındaki bu ilâhiyatçıların unuttuğu bir husûs var: Dîn, târih içinde birtakım rükünlerle devâm eder. O dinin müntesibleri belli bir düzen, sıralama ve kudsiyyet atfedilmiş hareketlere, rükünlere büyük bir önem verirler. Rükünleri, sıralı hareket ve ibâdetleri târih içinde yaşatan insanlar bunun en açık ifâdesini ve referans aldıkları formunu Peygamber’in sünnetinde bulurlar. İslâm’da oluşmuş bütün dînî geleneklerin kaynağı sünnettir. İlâhiyatçılar, dîni Protestan bir açıdan öylesine rasyonel bir forma soktular ki, ne rükünler kaldı, ne gelenekler. Rükün ve geleneklerin referansı sünnet olduğu gibi, târih içinde ve toplumsal hayatta sünneti yaşatan da söz konusu rükün ve geleneklerdir. Eğer sünneti ortadan kaldırırsanız veya zayıflatırsanız, dîn de ortadan kalkar. Geriye rûhu, ma’nevî lezzeti kurumuş kurallar bütünü kalır. “İlâhiyatçıların bir bölümü, oryantalistlerin ve Protestan Hıristiyanlığın etkisinde, sünneti câhilce Arapların geleneklerine indirgediler; hermönetikçi ve târihselci diğer bir bölümü dîni referans ve hüküm taşıma özelliğiyle oynayarak zayıflattılar. İslâmî hayat ve hassâsiyetler öylesine zayıfladı ki, postmodern bir dille âdetâ ‘ne olsa gider’ noktasına gelindi. Neredeyse bir hükmü genel kanaatin aksine sübûtu ve delâletiyle dile getirecek kimse kalmadı. Planlı yollarla ‘nasıl oruç tutulmaz’, ‘nasıl namaz kılınmaz’, ‘niçin örtü takılmaz’, ‘nasıl kurban kesilmez’ fetvâlarıyla ün yapan bir ilâhiyatçı zümre teşekkül etti. “Hiçbir mâliyeti, yükümlülüğü, helâli-harâmı olmayan bir dîn câzib hâle getiriliyor. İlâhiyatçılar, niçin açık ve belli hükümlerin gerekmediğini anlatıp insanları meşrûiyet krizinden, günâh korkusundan kurtarmaya çalışırken; dînini rükünleriyle yaşamak isteyenlerin nasıl ‘bid’at ve hurâfeler, yanlış fetvâ ve fikirlerle dîni zorlaştırdıkları’nı söyleyip duruyorlar. Herkese telkin edilen dîn, postmodern bir Hıristiyanlıktır: ‘Tanrıyı sev ve dilediğini yap!’ Böyle olunca hükümler, farzlar, vâcibler, sünnetler, haramlar fazladan yük geliyor, insanlar İslâm’dan soğutuluyor.” Yazar her ne kadar mes’ûliyyeti bir kısım ilâhiyatçıların üzerine yüklemişse de, bugün piyasadaki pek çok Müslüman kimlikli kişi ve grubun ağzının içinde gevelediği gerçeği net yakalamış: Harâmı olmayan bir dîn! Bütün inanç sistemlerine el atarak bozmakta mâhir olan kavm-i Yehûd’un son numarası işte budur. İbâdetsiz bir hâle getirdikleri Hıristiyanlığı hele de Evangelizm çıkışıyla tamâmen “haramsız, yasaksız bir dîn” yaptıkları gibi; şimdi aynı numarayı İslâmiyet’e yapmaya çalışmaktadırlar. Calvenist yardakçıları da işe çanak tutmaktadır. “Reform” arzularına -hem de- Mekke’de son noktayı koyanları mercek altına yatırınca, mes’ûliyyetin sâdece “bir kısım ilâhiyatçı” ile sınırlı kalmadığını dehşetle görmekteyiz. “Evangelizmin Türkçesi” acabâ kimin ve kimlerin ma’rifetidir?
| December 06
BİZ HAKKA TESLİM OLDUKÇA ÖZGÜRLEŞENLERİZ, NE ZULMEDERİZ, NE ZULME BOYUN EĞERİZ….
SİZ HİÇ ÇARESİZ KALDINIZ MI?
Dost diye tuttuğunuz dalların kırıldığı, dal kıranların kol da kırdığı, iki elinizin böğrünüze dolanıp size kendinizden başka yardımcının olmadığını anladığınız günler oldu mu?
Dört duvar arasında kaldığınız, çaresizlikten bağırıp çağırdığınız halde duvarların bile sağırmış gibi davranıp size kendi sesinizi dahi yankılatmamakta ısrar ettiği ve içinizden konuşarak sessizce ağladığınız oldu mu?
Kan denizine fırlatılıp kurtulmak için sizi oraya atanlara sarıldığınız ve düşmanınızdan medet beklediğiniz oldu mu?
Gözlerinizin önünde ananıza kan kustururken hiçbir şey yapamayacak va hatta bağıramayacak durumda kaldınız mı?
Bağrınıza bastığınız bebeğinizin, beynine kurşun sıkılırken bir adım ileride görüp de ulaşamamanın acısını duydunuz mu?
Kanlı ellerin, kanınızı duvarlara kazıdığı, kardeş dediğiniz insanların bir damla gözyaşından başka bir şey yapamadığı ve katillere katkıda bulunmak için askeri ve siyasi anlaşmalar yaptığına tanık oldunuz mu?
Toplama kamplarında doğdunuz mu? Ninni diye, babanızın kendi evinde nasıl yakıldığını ananızın kucağında dinlediniz mi?
Toplama kamplarında toplu katliama uğradınız mı? Yanan yüreklerinize kurşun sıkıldı mı? “Ey felek, yandı yürek çare nedir? Çekmek gerek” diye çaresizliğin çaresini aradınız mı? Namlular üzerinize kurşun sıkarken, dost sandıklarınız sustuğunu, konuşanların da Yahudi lobilerinden özür dileyerek laf kustuğunu kurşun sağanakları altında seyrettiniz mi?
Feryatlarınızı duymamak için kulaklarını kapayanların gözlerine kanlı cesetlerinizle acısını anlatmaya çalıştınız mı?
Kulağına küpe takması gerekirken bomba takan, yakasına gül yerine gülle, ince beline altın kemer takılması gerekirken dinamit saran ve gencecik kız çocuğunun yüreğinde kopan fırtınaların uğultusuna dayanabilecek kulağınız var mı?
Vatanını maybeden geniş dünyası başına dar getirilen, imanını da kaybetmeden canını vermek için koşan, namlunun deliğinden cenneti gören, can gitsen ama iman gitmesin diyenlerin ruh halini anlayacak bir hekiminiz var mı?
Yüreği olan herkese, Türküyle, Arab’ıyla, Çinlisiyle, Amerikalısıyla, insaflı Yahudisiyle her dinden, her dilden, her renkten ve ırktan herkese sesleniyoruz. Ve bir anlığına kendinizi, eşinizi, ciğerpare yavrunuzu, ananızı, babanızı hep birlikte Filistin de, İsrail ve Amerikan silahlarının namluları karşınızda hissediniz ve gereğini yapınız…
| November 25
ŞEHİTLER ABİDESİ İÇİN
Gökkubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu toprak için can veren erler.
Hakk'ın bu veli kulları taş türbeye girmez,
Gufrana bürünmüş, yalınız Fatiha bekler. November 11
|
Leyla Şahin'den çarpıcı açıklamalar İstanbul Üniversitesi öğrencisiyken, başörtülü olduğu gerekçesiyle okuldan atılmasıyla ilgili AİHM'den gelen red kararına mağdur Leyla Şahin'den çarpıcı cevap geldi. 11 Kasım 2005 00:20 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) yaptığı temyiz başvurusu reddedilen Leyla Şahin, "Benim yaşadıklarım, benim yaşadığım somut olaylar hiçbir şekilde ele alınmaksızın, mahkeme, kendi soyut korkularını, endişelerini adalet duygusunun önüne geçirerek böyle siyasi bir karar vermiştir" dedi. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisiyken, başörtülü olduğu gerekçesiyle okuldan atılması üzerine AİHM'e başvuran ve ilk başvurunun reddinin ardından yaptığı temyiz başvurusu da geri çevrilen Leyla Şahin, Avusturya'nın başkenti Viyana'da çarpıcı açıklamalarda bulundu. AİHM'e başvuru yaptıktan sonra hakkındaki ilk kararın 2004 yılında verildiğini belirten Şahin, "Yaklaşık bunda 7 yıl önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne İlk başvurumu yaptım. 2004 yılında da AİHM 4. Daire tarafından ilk kararım açıklanmıştı. Başvuru gerekçem; Türkiye'de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ndeki eğitimimin yarıda kesilip başörtüsü yasağı sebebiyle eğitim hakkımın elimden alınmasıydı. 4. Daire'nin hakkımda verdiği ilk karar, söz konusu yasağın, Türkiye şartlarına özgü olarak uygulanabileceği şeklindeydi" diye konuştu. İlk başvurunun ele alınmasında bazı eksik noktalar bulunduğunu öne süren Şahin, bunun üzerine bir üst mahkemeye başvurma kararı aldığın ifade ederek, "Leyla Şahin konusu özgün bir şekilde incelenmemişti. Eğitim hakkı konusu hiç ele alınmamıştı. Bu tip eksik noktaları gördüğümüzden, bir üst mahkeme olan Büyük Daire'ye başvurmayı, yani temyize gitmeyi istedim" dedi. Temyiz başvurusunun AİHM tarafından değerlendirildiğini ve başörtüsü yasağının insan hakkı ihlali olmadığı sonucuna varıldığı belirten Şahin, "Bugün temyiz kararını mahkeme tarafından aldık. Ancak mahkeme, tekrar aynı gerekçeleri ileri sürerek, uygulanan başörtüsü yasağının bir insan hakkı ihlali olmadığını ve Türkiye'ye özgü şartlar altında uygulanabileceğini tekrar ifade etti" şeklinde konuştu. AİHM'in "soyut korkularını" adalet duygusunun önüne geçirerek siyasi bir karar verdiğini iddia eden Şahin, sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiye ve benim için dehşet verici bir karar. Sonuçta insan hakları evrenseldir. Tek bir ülkenin veya kurumun tekelinde değildir. Bu mahkemenin adı, bu kurumun adı AİHM olsa dahi, böyle bir karar üzücü bir karardır. Bana yapılan tarihi bir hatadır. İlk duruşmadan ve ilk mahkemeden sonraki açıklanan karardaki gibi maalesef yine, Leyla Şahin özeli incelenmeksizin, benim yaşadıklarım, benim yaşadığım somut olaylar hiçbir şekilde ele alınmaksızın, mahkeme, kendi bir takım soyut korkularını, endişelerini adalet duygusunun önüne geçirerek böyle siyasi bir karar vermiştir." "KARAR SİYASİDİR VE ÇİFTE STANDARTTIR" Mahkemenin verdiği kararın çifte standart örneği olduğunu öne süren Şahin, "AİHM'in benim için verdiği karar siyasidir ve çifte standarttır. Avrupa'nın hiçbir ülkesinde, hiçbir üniversitesinde böyle bir başörtüsü yasağı yokken, böyle bir yasağın uygulanamayacağını söylenirken, Türkiye'de böyle bir yasağın 'kendine özgü şartlar altında' uygulanabileceğini ifade etmeleri bile üzücüdür" ifadelerini kullandı. Leyla Şahin, bu kararın başörtüsüyle mücadelede bir son olmayacağını, aksine yeni bir tartışma başlatacağını belirterek, "Bu karar, Türkiye'ye insan hakları alanında 2. sınıf muamelesi ve demokrasiye layık gördüklerinin ifadesidir bence. Ama şunu söylemek lazım, bu mahkemenin vermiş olduğu bir karardır ve 'her şey bitmiştir, artık başörtüsü yasağıyla ilgili hiçbir şey konuşulamayacak' gibi yorumlar yanlıştır. Tam tersi hiçbir şey bitmemiştir. Belki bu noktadan itibaren yeni bir tartışmanın başlangıcı olacaktır. Çünkü Türkiye'de başörtüsü yasağı vardır. Binlerce genç kız vardır. Mağdur olmuş bir sürü insanlarımız vardır. Bu sorun var olduğu sürece, bu yasak var olduğu sürece de bir çözüm bulmak zorunludur. Bu konunun çözümü de elbette ki Türkiye'nin kendi içinden olacaktır. Karar olumlu çıksaydı, acaba 'yarın herkes başörtülü okula gidebilir' diyebilecek miydik?" şeklinde konuştu. Bu konunun bir bakıma Avrupa için de bir imtihan olduğunu belirten Şahin, "Hiçbir zaman, 'karar olumsuz çıkarsa mahvolduk' gibi bir endişeye ve umutsuzluğa kapılmadım. Tam tersine, bu bir bakıma Avrupa'nın da bir imtihanıydı. Onlar da bize böylece açık yüreklilikle ne düşündüklerini göstermiş oldular" ifadelerini kullandı. Başörtüsü yasağının çözülmesi noktasında bu kararın yeni bir başlangıç olacağına inandığını belirten Şahin, sözlerini şöyle sürdürdü: "İnsan hakları Türkiye'ye gelince siyasi olarak değerlendirilebiliyor. Maalesef bunu gördük ama insan hakları başta da söylediğim gibi evrenseldir. Mahkemeler, hakimler insanlardan oluşuyor. Bu insanlar hata yapabilir. Tarihsel sürece baktığımızda da pek çok tarihsel hatalar yapılmıştır. Fakat bunlar düzeltilmiş, hak yerini bulmuştur. Ben bu yüzden kesinlikle hakkımın eninde sonunda bana iade edileceğinden eminim. Bu yasağın çözülme noktasında da Türkiye'nin şu andan itibaren yeni bir başlangıç noktası içerisinde olduğunu, bu mahkemenin vermiş olduğu kararla yeni tartışmaların başlayacağını ve bunun da Türkiye'ye iyi sonuçlar getireceğinden eminim." "HAKLILIĞIMA OLAN İNANCIMDAN BİR ŞEY KAYBETMEDİM" Türkiye'de başörtüsü yasağının halkın büyük çoğunluğu tarafından kabul görmediğini iddia eden Şahin, "Toplumsal düzeyde baktığımız zaman, üniversitelerdeki başörtüsü yasağını halkımızın yüzde 90'ına yakını onaylamamaktadır. Bu da göstermektedir ki büyük bir toplumsal mutabakat vardır. Bu mutabakatın sesine kulak verirsek, hiçbir sıkıntı çekilmeden bu yasağın kısa zamanda kaldırılacağından eminim" dedi. Mahkemenin eğitim hakkı ile ilgili ifadelerine açıklık getirilmesi gerektiğini söyleyen Şahin, "Eğitim hakkı ile ilgili bu mahkemenin söylediğine açıklık getirmek lazım. Mahkeme eğitim hakkı ile ilgili olarak, daha önceki 4. Daire kararında hiçbir açıklama yapmazken, şu anda Büyük Daire, yaptığı açıklamada, benim üniversiteye başlarken başörtüsü yasağını bildiğim halde bu fakülteyi tercih etmiş olduğumu öne sürmektedir. Ancak ben okula başladığım zaman hiçbir sıkıntı, hiçbir yasak söz konusu değildi. Ben başörtülü bir şekilde kaydımı yaptırdım. Başörtülü bir şekilde hiçbir sorun yaşamaksızın 5 yıl boyunca Tıp Fakültesi'nde okudum. Ancak 5 yıldan sonra fiili ve keyfi bir yasak başladı ve eğitimim engellendi. Bu mahkemeye defalarca belgelerle sunmamıza rağmen bu maalesef yine gözardı edilmiş bulunuyor. Böyle bir gerekçenin sunulması da, olayın benim şahsımda incelenmediğini açıkça göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında kararın siyasi olduğunu vurgulayabilirim" diye konuştu. Mücadeleye devam edeceğini belirten Şahin, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bundan sonrası için AİHM ile ilgili bildiğim kadarıyla yapılabilecek bir aşama kalmadı. En son temyiz aşamasına kadar gittik. Ama daha önce de belirttiğim gibi sonuçta verilen bir karardır. 'Türkiye şartlarına özgü' adı altında verilmiş bir karardır. Türkiye Avrupa Birliği'ne üye olmak için çabalayan bir ülke. Türkiye'nin, kendi insan hakları ve demokrasi standartlarını yükseltmeye çalışan bir ülke olarak bu yasağı kaldırmaya çalışacağından eminim. Ben de eminim, ben de kişisel olarak haklılığıma olan inancımdan bir şey kaybetmedim. Bu hakkımı alana dek sonuna kadar mücadelemin devam edeceğimi söyleyebilirim." Türkiye'de başörtüsü yasağı dolayısıyla mağdur olan insanlara da seslenen Leyla Şahin, "Türkiye'deki bu yasağa maruz kalıp mağdur olan genç insanlara söyleyeceğim şu; sonuçta bizler haklıyız, bunu bugün insanlara anlatamasak da, gösteremesek de, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Eninde sonunda hakkımızı alacağız. Elbette ki mücadele etmek kolay değil ama sonuçta her mücadelenin bir bedeli vardır. Şu anda bunları ödüyoruz. Ama haklı olduğumdan asla şüphe etmesinler" ifadelerini kullandı. | November 09
|
http://www.gercektarih.com/ayrinti.asp?makid=97) Dünya Savaşı sonunda Filistin cephesinde İngilizlere esir düşen askerlerimiz balık istifi dolduruldukları vagonlarla Mısır'a götürüldü. Seydibeşir esir kampında ilaçlı suya sokulan esirlerden 15 bini kör oldu. İngiltere Yüksek Komiseri Amiral de Robeck, Türk basınının İngilizlere karşı iyi dil kullanmasını hafiften bir tebessüm ile Lord Curzon'a şöyle bildiriyordu: "İngiltere, Türkiye'ye karşı olan savaşta baş rolü oynadığı halde, bugün Türk gazetelerinde ve hatta milliyetçi gazetelerde bile iyi bir yer işgal ediyor"... 19. asrın ikinci yarısında Gordon Paşa, İngiltere Başbakanı ve Dışişleri Bakanı olan Lord Palmerson'a Sudan'dan yazdığı mektupta 'Ordunun işlediği suçlardan İngiltere halkı habersiz. İngiltere hırslı paşaların ve kör politikacıların eline geçti' diyordu. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en güçlü devletlerinin onu yok etme emellerine mani olabilmek için yedi cephede harp ediyordu. İçerde de Ermeniler gibi birçok etnik ve dini azınlığın ihanetlerine göğüs geriyordu. Dört sene süren savaş sonunda İtilaf Devletleri olarak isimlendirdiğimiz İngiltere, Fransa, İtalya kazanan taraf oldular. Artık Yeni Dünya Düzenini onlar şekillendireceklerdi.. I. Dünya Savaşı'nın önemli muharebelerinden olan Filistin-Sina Cephesi ve Kanal Harekatı'nda başarısız kalıp geri çekilen Osmanlı ordusundan çok sayıda asker İngilizler'e esir düştü. Kesin rakamı kimse bilmese de esirlerin sayısı onbinlerle ifade ediliyor. Bu iki muharebede esir düşenler trenlerle cephe gerisi olarak kabul edilen Mısır'a getirilip İskenderiye'de Seydibeşir Kampında ve Kahire'de Nil Kışlasında tutuldular. Nil Kışlasında kalanlar daha ziyade yüksek rütbeli subaylardı. Mesela Medine'de esir edilen Medine Müdafii Fahrettin Paşa, Arabistan'da Hayber Cenginden sonra İngilizlere teslim edilen Kuşçubaşı Eşref Bey, Kahire'deki 'Kasr'un Nil' e getirilmişlerdi. Bu şöhretli kahramanlar hatıralarında bu kışlada İngiliz centilmenliğine yakıştıramadıkları muameleler gördüklerini anlatırlar. Bir süre sonra İngilizlerin elindeki yüksek rütbeli Osmanlı subayları ve İstanbul'daki Türk milletine önderlik edebilecek evsaftaki aydın, yazar, siyaset adamları toplanacak ve dahası Osmanlı Mebusan Meclisi fiilen basılarak Osmanlı mebusları mahud Malta Adası'na sürüleceklerdi. Ne yazık ki bu trajik olay da kamuoyunda ehemmiyeti kadar bilinmemektedir. Irak cephesinde İngilizlere esir düşen Osmanlı askerleri ise Hindistan'da, Birmanya'da kampta tutuldular. Mısır'daki esirlerin bir kısmı Kıbrıs'a sevk edildiler. Girit Adasında da Türk esirleri olduğu bilinmekte. Muhtemelen diğer adalarda da esirlerimiz olabilir ama o biçare insanlar hakkında ne yazık ki pek bir şey bilmiyoruz. Seydibeşir Esir Kampı I. Dünya Harbi içinde ve sonunda İngilizlerin Türklere en kötü muamele ettikleri esir kampı, Seydibeşir Esir Kampı olarak tarihe geçti. Tam adı "Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye Kampı". Kamptan esirlerin gönderdikleri mektupların zarfında "Prisoner of War" (savaş esirleri) yazıyor. Burası aslında tek kamp olmayıp pekçok kamp vardı ve bunlar birbirinden numaralar ve tel örgülerle ayrılıyordu. Bu kamplarda Osmanlı esir sayısının 150 bine kadar çıktığını belirten kaynaklar var. Bu kadar kalabalık ve farklı farklı kamplarda tutulan esirlerin hepsine aynı muamele yapılmamıştı elbette. Türklerden başka Almanların da Seydibeşir'de ayrı bir kampta tutuldukları biliniyor. 19 Eylül 1334 (1918) tarihinde Filistin Cephesinde Kefer Til Dümdar muharebesinde esir düşen 16. Tümenin 48. Alayına bağlı Osmanlı askerleri Seydibeşir'e getirilirler ve 12 Haziran 1920'ye kadar esir kalırlar. İskenderiye şehrinin bir semti olan Seydibeşir'e Araplar Sidibişi diyorlar. Vefat eden tutsakların yattığı bir şehitlik ve yere batırılmış süngü biçiminde zarif bir abide hala o günlerin hatırasını taşıyor Sidibişi'de. O senelerde Mısır Umumi Komutanı mahud General Allenby, Mısır Usera Müfettişi Albay Simson idi. Dehşetengiz olay Aşağıda anlatacağımız vahim olayla ilgili belgeleri Cumhuriyet Arşivinde araştırma yaparken bulduk. Altında Atatürk'ün de imzasını taşıyan Hükümet Kararı dehşetengiz bir olayı ve bu hadisenin takip edilme kararlılığını taşıyor. Bu karara sebep de Meclis'te yapılan bir konuşma. Meclis Zabıtları'ndan konuyla ilgili konuşmayı bulduk. Ayrıca gizli celselerde görüşülme ihtimalini akılda tutarak Gizli Celse Zabıtlarını taradık. Daha sonra Türk-İngiliz ilişkiler tarihinden, I. Dünya Savaşı ile ilgili genel tarihlere, oradan özel hatıratlara kadar ulaşabildiğimiz kitaplara baktık ancak konuyu bulamadık. Tarih belgedir Daha önce de birçok bilinmeyen belgeleri gün yüzüne çıkaran Aksiyon Dergisi şimdi de son derece önemli bir belgeyi açıklıyor. Altında bütün bakanların ve Mustafa Kemal Paşa'nın TBMM Başkanı sıfatıyla imzası olan 78 yıllık belge şöyle diyor: Bu belge bize Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin Mısır'daki Türk esir kampında İngiliz doktorlar, garnizon komutanı ve kamptaki İngiliz askerlerin onbeşbin esiri kasten sakat bıraktıları için haklarında siyasi takibatın başlatılması için harekete geçilmesinin karar altına alındığını gösteriyor. Şimdiye kadar gizlenen bir suçla karşı karşıyayız. Öyle ki savaş suçu kapsamını aşan bu suçu ancak insanlık suçu olarak niteleyebiliriz. Meclis'te ne konuşuldu? TBMM Zabıt Ceridesi'ne göre 28.5. 1337 Cumartesi tarihinde yapılan Otuzyedinci İçtima'da Edirne Mebusu Faik ve Şeref Beyler sundukları takrirde İngiltere'nin Türk paşa, milletvekili, yazar ve sair meslekten aydınları Malta'da tutuklu kalmalarının ne devletlerarası hukuka ne de milletlerarası hukuka uyduğunu belirterek onların kurtulmaları için TBMM'nin gayret göstermesini istiyorlar. Takrirde eğer Malta'da İngilizlerin iddia ettikleri gibi savaş suçluları varsa bile bunları yargılama hakkı İngiltere'ye değil Türkiye'ye düşer denilmekte ve Türklerin elinde bulunan Rawlinson ve emsali İngiliz esirlerinin Malta'daki esirlerin iade edilmesine kadar salıverilmemesi istenmekte. Takririn sonunda ise "Mısır'da bililtizam İngiliz'in tathirat-ı fenniye bahanesi ile miktarı muayyeninden fazla (Krizol) banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri onbeş bin vatan evladının üzerinde irtikabedilen bu cinayetin müteammit failleri olan İngiliz tabibleriyle garnizon kumandan ve zabitlerinin tecrim edilmesini de ilave eyleriz" denilmektedir. Yani kamptaki Türk esirler dezenfekte etme bahanesiyle gereğinden fazla kimyevi madde katılmış ilaçlı suya sokulmuş ve gözleri kör edilmiştir. Meclis'te Takririn okunmasından sonra söz alan Şeref Bey şöyle konuşur: "Muhterem arkadaşlar; irfanınıza ruşenadır ki, İngiliz demek İslam düşmanı demektir, bunun ikinci şıkkı yoktur. Kainatta ya İslamiyet var veya İngiliz yok... Resmi vesaik ile isbat ederim ki; İstanbul'a mütarekeden sonra gelmiş olan ve Anadolu'nun ve Rumeli'nin bu vatanın namusunu müdafaa eden ve bu vatan için çarpışan çocukları İngiliz eline esir düştükleri zaman doğrudan doğruya Mısır'a sevk etmişlerdi. Bunları mahsus ihzar edilmiş bir formüle, muzadı taaffün maddeler içlerine, boyunlarına kadar sokuyorlardı... Fakat Türk çocuğu oraya girince bir İngiliz neferi başına dikiliyor ve süngüsünü uzatınca zavallı yavrucak başını içeri çekiyor ve iki gözü kör oluyordu. İngilizler böylece onbeş bin Türk'ün gözünü çıkarmışlardır. (Kahrolsun sadaları) Sabrediniz efendim ve bunlar (kör olan askerler) mütarekeden sonra birbirinin eteğini tutarak İstanbul sokaklarında gezerken kendilerini gören İngilizler; bunun pek feci bir manzara teşkil ettiğinden naşi resmen Harbiye Nezaretine müracaat etmişlerdir ve kaydı da İstanbul Harbiye Nezaretinde mevcuttur." Faik (Kaltakkıran) ve Mehmet Şeref (Aykut) Beyler aslen Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleridir. İstanbul'un işgalini müteakip Malta'ya sürüldükten sonra ancak 25 Nisan 1921'de TBMM çalışmalarına katılırlar. Faik Bey 16 Mayıs 1921'de 206 oyun 131'ini alarak Meclis İkinci Reis Vekilliğine seçildi. Konuşmalardan anlaşıldığına göre olay harp sırasında oluyor. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi ile birlikte Savaş Esirleri iade edilecekti. Ancak kamplar hemen boşalmadı. Zaten fiziken de hemen boşaltılması zordu. Askerler Mısır'dan İstanbul'a gemilerle getiriliyorlardı. Şeref Bey'in ifadesine göre İstanbul işgali öncesinde kör edilen askerlerimizin bir kısmı İstanbul'a ulaşmıştı. Sakat askerlere öncelik tanınmış da olabilir. 29.09.1337 Perşembe günü Hasan Fehmi Bey'in başkanlığında yapılan TBMM Gizli Celsesinde de Edirne Mebusu Şeref Bey benzeri bir konuşma yaparak aynı iddiaları tekrarlamaktadır. TARİHÇİLER NE DİYOR? Prof. Dr. Salahi Sonyel (İngiltere'de yaşayan tarihçi): Türk savaş esirleri hakkında bir çalışma hatırlamıyorum. Her sene Türkiye'den pekçok öğrenci geliyor İngiltere'ye ama doğrudan bizim tarihimizle ilgili konuları tercih etmiyorlar. Bu konuda İngiltere Savaş Bakanlığı (War Office) arşivinde belgeler bulunur. Bilal Şimşir (E. Büyükelçi, Türk Tarih Kurumu Asli Üyesi): Ben Malta esirlerini yazdım ancak Mısır esirleri hakkında bilgim yok. Genelkurmay Askeri Stratejik Araştırmalar Enstitüsünde bilgi ve belge olmalı. Andrew Mango (Türkiye Uzmanı, halen bir Atatürk biyografisi hazırlıyor): Harbin sonuna doğru Suriye'de çözülme olunca Halep'e kadar bölgede onbinlerce Osmanlı askeri İngiliz kuvvetlerine esir düştü. Bunlar güvenlik gerekçesiyle Mısır'a sevk olundular ve Mondros Mütarekesi sonunda serbest bırakıldılar. Ancak Türk esirleri hakkında bir araştırma yok. Yalnız Rusya'daki Türk esirleri hakkında bir makaleyi History Today dergisinden hatırlıyorum. Muhtelif cephelere göre resmi, askeri İngiliz harp tarihi yazıldı; oralarda sayısal bilgi bulunabilir. Prof.Dr. Mehmet Saray: Bu konuda doktora yaptıracağımız Arapça ve İngilizce bilen bir eleman bulamadık. Cemal Kutay: Olay doğrudur. İngiltere kendine emanet edilen savaş esirlerine karşı insanlık suçu işlemiştir. Mısır'da binlercesini ilaçlı suya sokmuşlar, kör olmalarına sebep olmuşlardır. 76 Türk askerinin tırnaklarını sökmüşlerdir. Bu işi de 1914-20 arasında Hint Mecusilerine yaptırmışlardır. Yılmaz Öztuna: Benim babam Irak cephesinden esir alınarak Birmanya'ya Rangon yakınlarında bir kampa götürülmüş ve birkaç kaçış denemesinden sonra taş kırmaya mahkum edilmişti. Mısır esir kampında savaş suçu sayılabilecek muamelelerin yapıldığını tahmin etmiyorum. Böyle bir bilgim yok. Cumhurbaşkanlarımızdan Cevdet Sunay da teğmen olarak katıldığı Filistin Cephesinde İngiltere'ye esir düşmüştü. Ancak Meclis'te böyle bir konuşmayı ve bir hükümet kararını ortaya çıkardı iseniz onu yayınlamak gerekir. Ertuğrul Zekai Ökte (Tarihi Arş. ve Dokümantasyon Merk. Kurma ve Geliştirme Vakfı Başkanı): Genelkurmay'ın Harp Tarihi Enstitüsünde bu konudaki belgelerin kaba tasnifi bitti. Bir kısmının da ince tasnifi bitti. Araştırmacıların buraya girip inceleme yapmaları gerekiyor. Bilinmeyen bir belge yayınlıyorsunuz. Çok önemli. Doç.Dr. Zekeriya Kurşun: Bulduğunuz belgeler Türkiye için çok önemli. Konuyla ilgili maalesef bir çalışma yapılmış değil. Belki sizin yayınlayacağınız belgeden sonra konuyla ilgilenecekler çıkacak. |
|
|
1.dünya svaşında şanlı Medine savunması ve şanlı savunanlar hakkında ve onlar gibi diğer kahraman ecdadımız hakkında o kadar az şey biliyorum ki cok vefasız olduğumu anladım. MEDİNEYİ SAVUNAN FAHRETTİN PAŞANIN TESLİM OLAMASI İÇİN YAPILAN UYARILARA CEVABI: FAHRETTİN PAŞA VE BAYRAK MEDİNE’Yİ, PEYGAMBER EFENDİMİZİN KABRİNİ, ALSANCAĞIMIZI, 1916 TEMMUZ’UNDAN 1919 OCAK AYINA KADAR İMKÂNSIZLIKLAR İÇİNDE ‘ÇEKİRGE YİYİP ÇARIK KEMİREREK’ MÜDAFAA EDEN FAHRETTİN PAŞA TESLİM TEKLİFLERİNE HEP ŞU CEVABI VERİYORDU: “MALUMUNUZ OLSUN Kİ, KAHRAMAN ASKERLERİM İSLAMLIĞIN GÖZBEBEĞİ OLAN MEDİNE’Yİ SON FİŞEĞİNE, SON DAMLA KANINA, SON NEFESİNE KADAR MUHAFAZA VE MÜDAFAAYA MEMURDUR. BUNA, ASKERCE AND İÇMİŞTİR. BU ASKER MEDİNE’NİN ENKAZI İÇİNDE VE NİHAYET RAVZA-İ MUTAHHARA’NIN YEŞİL TÜRBESİ ALTINDA KAN VE ATEŞTEN ÖRÜLMÜŞ KIZIL BİR KEFENLE GÖMÜLMEDİKÇE MEDİNE KALESİNİN BURÇLARINDAN VE MESCİD-İ SAADET MİNARELERİNDEN TÜRK’ÜN ALBAYRAĞI ALINMAYACAKTIR VE ONCA SIKINTI İÇİNDE BULUNDUĞU ZOR DURUM İÇİNDE YİNE MEDİNEYİ SAVUNMAKDAN GERİ KALMAYAN SIKINTILAR İÇİNDEKİ BİR OSMANLI ZABİTİNİN ŞİİRİ: MÜLAZİM İDRİS SABİH BEY. EFENDİMİZ'İ KORUMAK İÇİN KALEDE MAHSUR KALIP CANLARININ BOĞAZLARINA GELDİĞİ BİR GÜN FAHREDDİN PAŞA'YA İTHAFEN YAZIP PEYGAMBERİMİZ'E HİTAP ETTİĞİ BİR ŞİİRİ VAR GENÇ SUBAYIN. BİR HIÇKIRIK GİBİ DÖKÜLEN BU MISRALARDAN BİR KISMINI BURAYA ALIYORUM: DÜNYA VE AHİRET EFENDİMİZSİN BİR ULÜ'L-EMR İDİN EMRİNE GİRDİK EZELDEN BEY'ATLİ HAKANIMIZSIN AZ İDİK SAYENDE MURADA ERDİK DÜNYA VE AHİRET SULTANIMIZSIN UNUTTUK İLHAN'I KARA OĞUZ'U İŞLEDİK SENİ GÖZ BEBEĞİMİZE BAĞIŞLA EY ŞEFİ' KUSURUMUZU BİN KÜSÜR SENELİK EMEĞİMİZE SUÇUMUZ ÇOKSA DA SUN'UMUZ YOKTUR ŞIMARDIK MÜJDE-İ SAHABETİNLE GÖNLÜMÜZ GANİDİR, GÖZÜMÜZ TOKTUR DOYARIZ BİR LOKMA ŞEFAATİNLE NEDENSE KİMSELER DİNLEMEZ EYVAH O KADAR SAF OLAN DİLEĞİMİZİ BİR ÜMMİ İSEN DE YA RASULALLAH ANCAK SEN OKURSUN YÜREĞİMİZİ NE KANLAR AKITTIK HEP SENİN İÇİN O ULU KİTAB'IN HAKKIÇÜN AZİZ GÜCÜMÜZ ERİŞSİN VE ERİŞMESİN UĞRUNDA HER ZAMAN DÖĞÜŞECEĞİZ YAPAMAZ ERTUĞRUL EVLADI SENSİZ CAN VERİR CANÂNI VEREMEZ TÜRKLER EBEDİ HADİMÜ'L-HARAMEYNİNİZ ÖLSEK DE RAVZANI RUHUMUZ BEKLER MEDİNE MÜDAFAASI : FAHREDDİN PAŞA'NIN KANDEMIR, FERIDUN KİTABIN ADI OSMANLI’NIN SON KAHRAMANLARI KİTABIN YAZARI İSMET BOZDAĞ YAYINEVİ VE ADRESİ BASIM TARİHİ 1996 KİTABIN YAYIM MAKSADI OSMANLI İMPAROTORLUĞU'NUN SON DÖNEMİ VE KAHRAMANLARI HAKKINDA BİLGİ EDİNMEKTİR.A
|
November 02
|
|
WWW.ARASTİRMA.ORG OSMANLI PADİŞAHLARININ RESULULLAH (SAV) SEVGİSİ ’’ONA İNANANLAR, DESTEK OLUP SAVUNANLAR, YARDIM EDENLER VE ONUNLA BİRLİKTE İNDİRİLEN NURU İZLEYENLER; İŞTE KURTULUŞA ERENLER BUNLARDIR.’ (A'RAF SURESİ, 157) ÜÇ KITAYA YAYILAN VE FETHETTİĞİ YERLERDE YILLARCA ADALETLE HÜKMEDEN OSMANLILARIN, BU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE BİNA ETTİĞİ TEMELLERİN BAŞINDA, "PEYGAMBER SEVGİSİ" GELMEKTEDİR. ŞEVKLE, AŞKLA ÇIKTIKLARI HER SEFERDE VE KAZANDIKLARI HER ZAFERDE PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN SÜNNETİNE UYARAK YÜCE ALLAH’IN RIZASINI KAZANMAYI GAYE EDİNMİŞLERDİR. OSMANLI SULTANLARI, HAYATLARI BOYUNCA HEP BU GAYEYİ GÖZETMİŞ VE PEYGAMBERİMİZ (SAV)’E DUYDUKLARI HÜRMET VE MUHABBETİ HER FIRSATTA VE FİİLEN DE İFADE EDEREK BU DUYARLILIKLARIYLA MÜMİNLERE ÖRNEK OLMUŞLARDIR. TARİH, OSMANLI PADİŞAHLARININ, BU ASİL DUYGULARINI HER ZAMAN VE MEKANDA AÇIĞA VURMALARININ SAYISIZ ÖRNEKLERİYLE DOLUDUR. OSMANLI, DEVLET HALİNE GELDİKTEN HEMEN SONRA KURDUĞU ASKERİ BİRLİĞİ, "PEYGAMBER OCAĞI" PAYESİYLE (RÜTBESİYLE) ONURLANDIRMIŞ; ASKERİNE DE "MEHMETÇİK" ADIYLA HİTAP ETMİŞTİR. ORDUSUNA VERDİĞİ İSİMLERDEN BİR DİĞERİ DE, "ASAKİR-İ MANSÛRE-İ MUHAMMEDİYE"DİR. (HZ. MUHAMMED’İN (SAV) ASKERLERİ) DEVLETİNİN BAŞKA BİR ADINI İSE, "DEVLET-İ ALİYE-İ MUHAMMEDİYE" KOYMUŞTUR. FATİH SULTAN MEHMET’İN ÖRNEK SEVGİSİ FATİH SULTAN MEHMET, PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)’E KARŞI DUYDUĞU DERİN MUHABBETİNİ (SEVGİLERİNİ), EN GÜZEL BİÇİMDE İSTANBUL'UN FETHİ'NDE ORTAYA KOYMUŞTUR. KUTLU FETHİN HAZIRLIK AŞAMASINDA, RUMELİ HİSARI'NI, O'NUN GÜZEL İSMİ "MUHAMMED"İN ARAPÇA YAZILIŞINA GÖRE İNŞA ETTİRMİŞ VE HATTA YAPIMI SIRASINDA KENDİSİ DE BİZZAT TAŞ TAŞIMIŞTIR. FATİH'İN, FETİHTEN HEMEN ÖNCE DİLE GETİRDİĞİ ŞU SÖZLER BU COŞKUSUNU İFADE ETMEKTEDİR: "AVN-I İLAHÎ VE İMDAD-I PEYGAMBERİ İLE BELDEYİ DÜŞMAN ELİNDEN ALACAĞIZ!" (ALLAH’IN VE HZ. PEYGAMBER’İN (SAV) YARDIMI İLE) PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN İLK OSMANLI HALİFESİ YAVUZ SULTAN SELİM OSMANLI SULTANLARI ARASINDA, PEYGAMBERİMİZ'E (SAV) SONSUZ HÜRMET VE MUHABBETİYLE (SEVGİSİ) ÖNE ÇIKAN VE HALİFESİ MERTEBESİNE YÜKSELEN PADİŞAH YAVUZ SULTAN SELİM'DİR. YAVUZ SULTAN; "ALLAH RIZASI İÇİN TÜM DÜNYAYI FETHETMEK İSTİYORUM!" İDEALİYLE ASKERLERİNİ HAZIRLARKEN, ONLARI ADETA BİR "PEYGAMBER ORDUSU" GİBİ ADDETMİŞTİR. "İSLAM BİRLİĞİ" GAYESİYLE ÇIKTIĞI MISIR SEFERİNDE, "HALİFELİK" KURUMUNUN BOZULAN SAYGINLIĞINI VE MİSYONUNU YENİDEN DÜZELTMEK İÇİN, BU KURUMUN, ŞAHSINDA OSMANLI'YA GEÇİŞİNİ SAĞLAMIŞTIR. PEYGAMBERİMİZ'E BESLEDİĞİ EŞSİZ VE SINIRSIZ SEVGİNİN DERİN BİR HÜRMETE DÖNÜŞTÜĞÜNÜ İSE, ŞU TARİHİ SÖZLERİYLE İFADE ETMİŞTİR: "BİZ, MUKADDES YERLERİN HAKİMİ DEĞİL; HADİMİYİZ! (HİZMETÇİSİYİZ)" GERÇEKTEN OSMANLILAR; KUTSAL TOPRAKLARI FETHEDİNCE VALİ ADI ALTINDA İDARECİ OLARAK ATADIKLARI KİŞİLERE "MEDİNE MUHAFIZI’ ÜNVANINI VEREREK, BU SÖZLERİ YAŞAMA GEÇİRMİŞLERDİR. ÖTE YANDAN YAVUZ SULTAN, HZ. MUHAMMED (SAV)’DEN HATIRA VE EMANET KALAN; DÜNYADAKİ HİÇBİR ŞEYLE ÖLÇÜLEMEYECEK KADAR DEĞERLİ VE DEĞİŞTİRİLEMEYECEK KADAR PAHA BİÇİLMEZ OLAN "KUTSAL EMANETLERİ" TOPKAPI SARAYI'NA GETİREREK, HIRKA-İ SAADET DAİRESİ'NDE AĞIRLAMIŞ VE BİZE ASIRLARDIR BU ŞEREFİ YAŞATMAKTADIR. KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’IN RÜYASI YÜKSELME DEVRİNİN EN PARLAK DÖNEMİNİN HÜKÜMDARI KANUNİ, PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'E MUHABBET VE BAĞLILIĞINI ŞU SÖZLERLE İLAN ETMİŞTİR: "ALLAH ALLAH DİYELİM SANCAĞ-I ŞAHI ÇEKELİM, YÜRÜYÜP HER YANDAN ŞARKA SİPAHİ (ASKER) ÇEKELİM. UMARIM REHBER OLA BİZE EBU BEKR U (VE) ÖMER. EY MUHİBBÎ (DOST) YÜRÜYÜP ŞARKA SİPAHİ (ASKER) ÇEKELİM." OSMANLI KLASİK ESERLERİNDE, KANUNİ'NİN RÜYASINDA HAZRETİ PEYGAMBER (SAV)'İ GÖRDÜĞÜ VE KENDİSİNE ŞÖYLE EMRETTİĞİ NAKLEDİLMEKTEDİR: "BELGRAD, RODOS VE BAĞDAT KALELERİNİ FETHEDESİN; SONRA DA BENİM ŞEHRİMİ ÎMAR EDESİN!" I. AHMED'İN BAŞINDAKİ "TAÇ" SULTAN I. AHMED'İN, RESULULLAH (SAV)’A SEVGİSİNİ İFADE EDİŞİ KELİMENİN TAM ANLAMIYLA DİLLERE DESTAN OLMUŞTUR. SARIĞINA TAKTIRDIĞI SORGUCUN İÇİNE, PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN AYAK İZİNİ RESMETTİRİP KOYDURMUŞ VE ÜZERİNE DE ŞU DÖRTLÜĞÜ YAZDIRMIŞTIR: "N'OLA TACIM GİBİ BAŞIMDA GÖTÜRSEM DAİM KADEM-İ RESMİNİ OL HAZRET-İ ŞAH-I RASUL'ÜN. GÜL-İ GÜLİZAR-I NÜBÜVVET O KADEM SAHİBİDİR. AHMEDA DURMA YÜZÜN SÜR KADEMİNE O GÜLÜN." (HER ZAMAN BAŞIMDA TAÇ GİBİ TAŞISAM PEYGAMBER (SAV)'İN AYAK RESMİNİ, GÜL YANAKLI PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN AYAK İZİDİR O. AHMED DURMA HEMEN YÜZÜNÜ SÜR O GÜLÜN AYAĞINA) II. ABDÜLHAMİD'İN BAĞLILIĞI HAZRETİ MUHAMMED (SAV)’E VE O'NUN DAVASINA EN FAZLA GÖNÜL VERİP, UĞRUNA KENDİNİ ADAYAN PADİŞAHLARDAN BİRİ DE SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN'DIR. SULTAN ABDÜLHAMİD, SEVGİ VE BAĞLILIĞINI, KUTSAL BELDELERE HİZMETLER GÖTÜREREK VE İSLAM BİRLİĞİ AMACINI GERÇEKLEŞTİRMEYE ÇABALAYARAK GÖSTERMEYE ÇALIŞMIŞTIR. HİCAZ BÖLGESİYLE İLİŞKİLERİ GÜÇLENDİRMEK VE KUTSAL TOPRAKLARLA MESAFEYİ KALDIRMAK NİYETİYLE YAPTIRDIĞI HİCAZ VE BAĞDAT DEMİRYOLU, BUNUN EN GÜZEL İFADESİ OLMUŞTUR. ABDÜLHAMİD, BATILI DEVLETLERİN, DİNİMİZİ HEDEF ALAN OLUMSUZ TAVIRLARINA KARŞI DA BÜYÜK BİR DUYARLILIK SERGİLEMİŞ VE DEVLETİNİN BÜTÜN GÜCÜNÜ KULLANARAK ONLARI BERTARAF ETMİŞTİR. SON MEDİNE SAVUNMASI OSMANLI, FİİLEN YIKILDIĞI MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI SIRASINDA BİLE, PEYGAMBERİMİZ'E (SAV) VE O'NUN BELDESİNE HÜRMET VE BAĞLILIĞINI, GÜCÜNÜN SON ANINA KADAR KORUMAKTAN ÇEKİNMEMİŞTİR. "ÇÖL KAPLANI" LAKABIYLA ANILAN FAHREDDİN PAŞA'NIN İNGİLİZLERE KARŞI GİRİŞTİĞİ "SON MEDİNE SAVUNMASI", BUNUN EN ÇARPICI ÖRNEĞİDİR. KUTSAL TOPRAKLARI VERMEMEK İÇİN SONUNA KADAR DİRENEN VE ÇIRPINAN FAHREDDİN PAŞA, HAZRETİ PEYGAMBER (SAV)'E OLAN SONSUZ SEVGİSİNİ ŞU SÖZLERLE İFADE ETMİŞTİR: "EY NASS! (İNSANLAR) MALUMUNUZ OLSUN Kİ, ŞECÎ (YİĞİT) VE KAHRAMAN ASKERLERİM, BÜTÜN İSLAM'IN SIRTINI DAYADIĞI YER, MANEVİ GÜCÜN DESTEĞİ, HİLAFETİN GÖZBEBEĞİ OLAN MEDİNE'Yİ SON FİŞENGİNE (KURŞUNUNA), SON DAMLA KANINA, SON NEFESİNE KADAR MUHAFAZAYA (KORUMAYA) VE MÜDAFAAYA (SALDIRILARI DEF ETMEYE) ME'MURDUR (VAZİFELİDİR). BUNA MÜSLÜMANCA, ASKERCE AZMETMİŞTİR. BU ASKER, MEDİNE'NİN ENKAZI VE NİHAYET RAVZA-İ MUTAHHARA'NIN (PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN MEZARININ BULUNDUĞU YER) YEŞİL TÜRBESİ ALTINDA, KAN VE ATEŞTEN DOKUNMUŞ BİR KEFENLE GÖMÜLMEDİKÇE, MEDİNE-İ MÜNEVVERE KALESİNİN BURÇLARINDAN VE NİHAYET MESCİD-İ SAADET MİNARELERİYLE YEŞİL KUBBESİNDEN AL SANCAĞI ALINMAYACAKTIR! ALLAHU TEALA BİZİMLE BERABERDİR! ŞEFAATÇİMİZ O'NUN RESULÜ, PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'DİR! EY BÜTÜN TARİHİ EŞSİZ KAHRAMANLAR; ŞAN VE ŞEREFLE DOLU OSMANLI ORDUSUNUN YİĞİT ZABİTLERİ! EY HER CENKTE (SAVAŞTA) CİHANI TİR TİR TİTRETMİŞ, ASLA KİMSEYE BOYUN EĞMEYEREK DAİMA NAMUS VE DİN BORCUNU KANIYLA ÖDEMİŞ, ŞECÎ (YİĞİT) MEHMETÇİKLERİM, KARDEŞLERİM, EVLATLARIM! GELİN HEP BERABER ALLAH'IN VE İŞTE HUZURUNDA HUŞÛ (KORKU İLE KARIŞIK SEVGİ, ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK) VE VECD (AŞK) İÇİNDE GÖZYAŞLARI DÖKTÜĞÜMÜZ PEYGAMBER'İN (SAV) KARŞISINDA, AYNI YEMİNİ TEKRAR EDELİM VE DİYELİM Kİ; YA RESULULLAH, BİZ SENİ BIRAKMAYIZ!...’ EHL-İ BEYT'E HÜRMETİN SEMBOLÜ: NAKİBÜ'L EŞRAFLIK KURUMU OSMANLI DEVLETİ, PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN SOYU OLAN EHL-İ BEYT'E, HÜRMETİNİ, KURDUĞU KURUMLARLA DA FİİLEN GÖSTERMİŞTİR. OSMANLI SINIRLARI İÇİNDE YAŞAYAN, PEYGAMBER SOYUNA MENSUP SEYYİD (HZ. HÜSEYİN’İN SOYUNDAN) VE ŞERİFLERİ (HZ. HASAN’IN SOYUNDAN) TEK TEK KAYDEDEREK; BUNLARIN HER TÜRLÜ İHTİYAÇ VE HİZMETLERİNİ GÖRMEK VE ŞECERELERİNİ SOY KÜTÜKLERİNE İŞLEYİP KORUMAK İÇİN, ÖZEL OLARAK "NAKİBÜ'L EŞRAFLIK" (PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'İN TORUNLARI SOYUNDAN GELEN ŞEREFLİ VEKİLLER)KURUMUNU OLUŞTURMUŞ, BAŞINA DA NAKİBÜ'L EŞRAF ADINDA BİR MEMUR ATAMIŞTIR. PEYGAMBER NESLİNE BAĞLI OLDUĞUNU BELGELEYENLERİ HER ÇEŞİT VERGİDEN MUAF TUTMUŞTUR. BÜTÜN BU HÜRMET VE İMTİYAZLARLA, TOPRAKLARIMIZDA DAĞINIK HALDE BULUNAN SEYYİD VE ŞERİFLERİN, HUZUR İÇERİSİNDE BİR HAYAT SÜRDÜRMELERİNİ AMAÇLAMIŞTIR. BAZI PADİŞAHLARIN EYÜP SULTAN TÜRBESİ'NDE TERTİPLENEN CÜLUS MERASİMLERİNDE (TAHTA OTURMA TÖRENLERİNDE) OSMANLILAR, SEYYİD VE ŞERİFLERE KILIÇ DAHİ KUŞATTIRMIŞTIR. BAYRAM TEBRİKLERİNDE, PADİŞAH YALNIZCA NAKİBÜ'L EŞRAF'IN TEBRİKİNİ AYAKTA KABUL ETMİŞTİR. SAVAŞLARDA İSE, PADİŞAHLA BERABER NAKİBÜ'L EŞRAF DA SEFERE KATILIR VE HAZRETİ PEYGAMBER (SAV)'İN SANCAĞI DİBİNDE YÜRÜRDÜ. SANCAK-I ŞERİF'İN İSTANBUL'DAN SEFERE ÇIKIŞINDAN TEKRAR DÖNÜŞÜNE KADAR, NAKİBÜ'L EŞRAF İLE BİRLİKTE BÜTÜN SEYYİD VE ŞERİFLER, TEKBİR VE SALAVAT GETİRİRLERDİ. OSMANLI’NIN, PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)’E GÖSTERDİĞİ BU HÜRMET VE BAĞLILIĞIN BUGÜNKÜ VE GELECEKTEKİ KUŞAKLARA AŞILANMASI, DEVLETİNE, MİLLETİNE, TARİHİNE VE DİNİNE BAĞLI HER VATANDAŞIN ÖZENLE SAHİPLENMESİ GEREKEN BİR GÖREVDİR. YÜCE ALLAH’IN ’KENDİSİNDE İMAN EDENLER İÇİN GÜZEL BİR ÖRNEK’ OLDUĞUNU BİLDİRDİĞİ HZ. PEYGAMBER (SAV)’E BAĞLILIK VE SADAKATİN ÖNEMİNE KURAN’DA ŞÖYLE DİKKAT ÇEKİLMİŞTİR: ’ŞÜPHESİZ, BİZ SENİ BİR ŞAHİD, BİR MÜJDE VERİCİ VE BİR UYARICI OLARAK GÖNDERDİK. Kİ ALLAH’A VE RESULÜ’NE İMAN ETMENİZ, O’NU SAVUNUP DESTEKLEMENİZ, O’NU EN İÇTEN BİR SAYGIYLA YÜCELTMENİZ VE SABAH-AKŞAM O’NU (ALLAH’I) TESBİH ETMENİZ İÇİN.’ (FETİH SURESİ, 8-9) ’’ONA İNANANLAR, DESTEK OLUP SAVUNANLAR, YARDIM EDENLER VE ONUNLA BİRLİKTE İNDİRİLEN NURU İZLEYENLER; İŞTE KURTULUŞA ERENLER BUNLARDIR.’ (ARAF SURESİ, 157)
| October 27
|
|
NAMAZIN ÖNEMİ NAMAZIN DİNDEKİ YERİ NEDİR? CEVAP NAMAZIN ÖNEMİ ÇOK BÜYÜKTÜR. HADİS-İ ŞERİFLERDE BUYURULDU Kİ: (NAMAZIN DİNDEKİ YERİ, BAŞIN VÜCUTTAKİ YERİ GİBİDİR.) [TABERANİ] (KIYAMETTE KULUN İLK SORGUYA ÇEKİLECEĞİ İBADET, NAMAZDIR. NAMAZI DÜZGÜN İSE, DİĞER AMELLERİ KABUL EDİLİR. NAMAZI DÜZGÜN DEĞİLSE, HİÇBİR AMELİ KABUL EDİLMEZ.) [TABERANİ] (NAMAZI DOĞRU KILANIN, AĞAÇTAN YAPRAKLARIN DÖKÜLDÜĞÜ GİBİ GÜNAHLARI DÖKÜLÜR.) [İ.AHMED] (ALLAH BUYURUYOR Kİ, "SÖZ VERİYORUM Kİ, NAMAZLARINI VAKTİNDE, DOĞRU OLARAK KILANA AZAP ETMEM, ONU SORGU-SUALE ÇEKMEDEN CENNETE KOYARIM") [HAKİM] (HER PEYGAMBERİN ÜMMETİNE SON NEFESTE VASİYETİ NAMAZDIR.) [GUNYE] NAMAZ KILMAK BÖYLE BÜYÜK BİR İBADET OLDUĞU İÇİN TERK EDİLMESİ DE ÇOK BÜYÜK GÜNAHTIR. HANBELİDE NAMAZI TERK EDEN KÜFRE DÜŞTÜĞÜ İÇİN, ŞAFİİ VE MALİKİDE BÜYÜK GÜNAH İŞLEDİĞİ İÇİN CEZA OLARAK KATLİ GEREKTİĞİ FIKIH KİTAPLARINDA YAZILIDIR. HADİS-İ ŞERİFLERDE BUYURULDU Kİ: (NAMAZ DİNİN DİREĞİDİR, TERK EDEN DİNİNİ YIKMIŞ OLUR.) [BEYHEKİ] (NAMAZ KILAN, KIYAMETTE KURTULACAK, KILMAYAN PERİŞAN OLUR.) [TABERANİ] (NAMAZ KILMAYAN, KIYAMETTE, ALLAHÜ TEÂLÂYI KIZGIN OLARAK BULUR.) [BEZZAR] (NAMAZI KASTEN BIRAKANIN İBADETLERİ KABUL OLMAZ VE NAMAZA BAŞLAYANA KADAR ALLAHÜ TEÂLÂNIN HİMAYESİNDEN UZAK KALIR.) [EBU NUAYM] NAMAZ, ÇOK ÖNEMLİ BİR İBADET OLDUĞU İÇİN, NAMAZ KILMAYANIN İMANLA ÖLMESİ ÇOK ZAYIF BİR İHTİMALDİR. NAMAZ KILMAYANIN KALBİ KARARIR, DİĞER GÜNAHLARI İŞLEMEKTEN ÇEKİNMEZ. İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİ BUYURUYOR Kİ: (NAMAZ KILMAK VE DİĞER İBADETLERİ YAPMAK ANCAK MÜMİNLERE KOLAY GELİR. KUR'AN-I KERİMDE, (İMAN VE İBADET ETMEK, MÜŞRİKLERE GÜÇ GELİR) VE (NAMAZ KILMAK MÜMİNLERE KOLAY GELİR) BUYURULMAKTADIR. NAMAZ KILMAMAK, İMAN ZAYIFLIĞINDAN İLERİ GELİR. İMANIN KUVVETLİ OLMASININ ALAMETİ, DİNİMİZİN EMİRLERİNE SEVEREK KOLAYLIKLA UYMAKTIR.) [C.1.M.191, 289] NAMAZ KILMAMANIN NE KADAR BÜYÜK GÜNAH OLDUĞUNU BİLEN, AYAKTA DURAMAYACAK KADAR HASTA OLSA BİLE, MUTLAKA NAMAZ KILAR. ATEŞİN YAKTIĞINI BİLEN KİMSE, KENDİNİ NASIL ATEŞE ATAR? CEHENNEMDEN KAÇAN, CENNETİ İSTEYEN NAMAZ KILMAZ MI? HADİS-İ ŞERİFTE, (CENNETİ İSTEYİP DE, ALLAHIN YASAKLADIKLARINDAN KAÇINMAYAN, İSTEĞİNDE YALANCIDIR) VE (CENNETİ İSTEYEN, HAYIRLI İŞLERE KOŞAR, CEHENNEMDEN KORKAN, HARAMLARDAN KAÇAR) BUYURULUYOR. (BEYHEKİ) TADİL-İ ERKANA RİAYET ETMEK VACİPTİR. NAMAZIN VACİPLERİNDEN BİRİ BİLEREK TERK EDİLİRSE, O NAMAZI TEKRAR KILMAK VACİP OLUR. HADİS-İ ŞERİFLERDE BUYURULUYOR Kİ: (HIRSIZLARIN EN BÜYÜĞÜ, NAMAZINDAN ÇALANDIR. YANİ NAMAZIN ERKANINA RİAYET ETMEZ, RÜKU VE SECDELERİNİ HAKKİYLE YERİNE GETİRMEZ.) [VESİLET-ÜN NECAT] (HERKESİN NAMAZINDA, KALBİN HAZIR OLDUĞU KISIMLAR YAZILIR. KALBİN HAZIR OLMADIĞI NAMAZA, ALLAHÜ TEÂLÂ NAZAR ETMEZ.) [VESİLET-ÜN NECAT] CEMAATLE NAMAZ KILMAK ERKEKLERE SÜNNET-İ HÜDADIR. YANİ DİNİMİZİN ŞİARI, ALAMETİ OLAN SÜNNETTİR. ÖZÜRSÜZ TERK ETMEK ASLA CAİZ DEĞİLDİR. BİLHASSA YATSI VE SABAH NAMAZINI CEMAATLE KILMAK ÇOK ÖNEMLİDİR. HADİS-İ ŞERİFLERDE BUYURULDU Kİ: (YATSI NAMAZINI CEMAATLE KILAN, GECENİN YARISINI, SABAHI DA CEMAATLE KILAN, GECENİN TAMAMINI İBADETLE GEÇİRMİŞ SAYILIR.) [MÜSLİM] (MÜNAFIKLARA EN AĞIR GELEN NAMAZ, YATSI İLE SABAH NAMAZINI CEMAATLE KILMAKTIR. BUNLARDAKİ ECRİ BİLEN, SÜRÜNEREK DE OLSA, CEMAATE GELİR.) [BUHARİ]
| October 25
|
|
BİR YARDIM YAP İÇİNDE PAKİSTAN OLSUN MÜBAREK RAMAZAN AYININ BEREKETİ Mİ? GEÇMİŞTE YAPILAN YARDIMA BİR VEFA BORCU MU? DEPREMİN ACISINI VE GETİRDİĞİ KAYIPLARI YAKINDAN GÖRMÜŞ OLMAK MI? SEBEBİNİN HİÇ ÖNEMİ YOK. HAYIRDA YARIŞA CANLI TANIKLIK EDİYORUZ.. TAM DA DÜNYANIN HER BİR KÖŞESİNDE KANAYAN YARAMIZ MESABESİNDEKİ KARDEŞLERİMİZE KARŞI "NEDEN BÖYLESİNE DUYARSIZIZ" SİTEMİYLE DOPDOLU OLDUĞUMUZ ZAMAN DİLİMİNDE. KARINCA MİSALİ BİR KOŞUŞTURMAYI TEMAŞA EDİYORUZ. PAKİSTAN HALKI İÇİN OLDUĞU KADAR DUYARLILIĞI ELDEN BIRAKMAYAN TÜM KARDEŞLERİMİZ ADINA UMUDU YENİDEN KUŞANIYORUZ. KADININDAN, ERKEĞİNE, BÜYÜĞÜNDEN KÜÇÜĞÜNE HUMMALI BİR ÇALIŞMANIN TAM ORTASINDAYIZ. SALI GÜNÜ AÇILAN VE PAZAR AKŞAMINA KADAR DEVAM EDECEK OLAN İHH ÖNCÜLÜĞÜNDE GERÇEKLEŞEN KERMES, HERKES İÇİN YARALARI SARMANIN, ACILARI PAYLAŞMANIN FIRSATI... KADINLAR VE ÇOCUKLAR HER BİRİ BİR ÜRÜNÜ SATIP, PAKİSTAN HALKINA ULAŞACAK YARDIMA TAHVİL ETMENİN ÇABASI İÇİNDE. İSTENİNCE ÇOK GÜZEL İŞLERİN YAPILABİLİRLİĞİNİ ORTAYA KOYUYOR BU TÜR ORGANİZASYONLAR. İSTENİNCE AZLAR ÇOK, YOKLAR VAR, UZAKLAR YAKIN OLABİLİYOR... BİRİ KAPIDAN BİR ÇUVALLA GİRİYOR, BİRİSİ KOLİYLE... KİMİNDE POŞET... KİBİRDEN, RİYADAN, GÖSTERİŞTEN UZAK BIRAKIVERİP UZAKLAŞIYORLAR. ELLERİNDEN NE GELMİŞSE, YÜREKLERİNDEN NE KOPMUŞSA. KARDEŞ DUYARLILIĞI İLE HAYIRDA YARIŞIYORLAR. DUALAR, TEMENNİLER... HEPSİ DİNİMİZİN KARDEŞ KILDIĞI BİRBİRİMİZ İÇİN... YARDIMLARA DUALAR KATILIYOR ULAŞSIN DİYE PAKİSTAN'A... BURADAN KARDEŞ ÜLKEYE ULAŞIYOR ORUÇ AĞIZLARDAN DÖKÜLEN İYİLİK TEMENNİLERİ VE UZATILAN YARDIM ELİ... İHH KÖPRÜ OLUYOR, SELAMIMIZA, SEVGİMİZE MUHABBET VE ESENLİK DİLEKLERİMİZE. ACININ KOR KOR DÜŞTÜĞÜ İFTAR SOFRALARINDA ONLARLA BİRLİKTELİĞİ YAŞATIYOR, YETİMİN BAŞINI OKŞAYAN ŞEFKAT ELİ OLMANIN SEVABINA ORTAK EDİYOR, ACILI ANNE BABALARA SABIR DİLEĞİ OLUYOR BİZDEN ULAŞAN... ELİMİZ OLUYOR YARDIM İLETEN, DİLİMİZ OLUYOR ESENLİK DİLEYEN, GÖZÜMÜZ OLUYOR COĞRAFYALAR ÖTESİNDE, KARDEŞLERİMİZ ÜSTÜNE SEVGİYLE NAZAR EDEN... - PAKİSTAN İÇİN TEK YÜREK HALİNDE ATIYORUZ. HER BİRİMİZİN YÜREĞİNİN RİTMİK VURUŞUNDA, BİR DEPREMZEDEYE DAHA YARDIM ELİ UZATABİLMENİN HEYECANI. NE KADAR ÇOK MAL GELİRSE O KADAR ÇOK SATIŞ. NE KADAR SATIŞ OLURSA O KADAR ÇOK YARDIM MALZEMESİ... EKMEK, ÇORBA, ÇADIR, GİYSİ, HASTANE, İLAÇ... DEPREMZEDE İÇİN İHTİYAÇ OLANA DAİR NE VARSA... İÇİNDE SEVGİ, İÇİNDE UMUT, İÇİNDE KARDEŞLİK... BUGÜNDEN YARINA CANINA VE MAL VARLIĞINA DAİR HİÇBİR GARANTİN YOK. HEPSİNİN HÜKMÜ, HEPSİNİN SALTANATI BİRKAÇ SANİYELİK... BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ OLMAN İÇİN SANİYELİK ZAMAN DİLİMİ KAFİ... SENELERİ ÜST ÜSTE KOYDUĞUN ÖMRÜN, ÖMRÜNÜ VERDİĞİN MALIN- MÜLKÜN... YARATILMIŞLAR İÇERİSİNDE HİÇBİR ŞEYİN SAHİBİ BİZLER DEĞİLİZ. MALIMIZ DA CANIMIZ GİBİ BİZLERE EMANET. EMANET BİLİNCİNDE OLANLAR, HAYIR YARIŞINDAN NASİPLENMEK İSTEYENLER KARDEŞLERİNİN PAYINA DÜŞENİ, OMUZLAYIP GİRİYOR KAPIDAN... VE HESAP GÜNÜNÜN AZIĞINI HAZIRLIYORLAR AYNI ZAMANDA. NE VERDİNSE ELİNLE, O GELECEK SENİNLE!
|
|
|
"MÜMİNLER ANCAK KARDEŞTİR" YAŞANAN IRKÇI OLAYLARA BAKIP ŞAŞKINLIKTAN SÖYLEYECEK SÖZ BULAMIYORUZ. KOMPLO TEORİLERİ, SİYASİ ÇIKARIM, AB'YE GİRME YOLUNDA İKEN PROVOKASYONLAR İDDİALARI VS. HEPSİ, BÜTÜN BU YORUMLAR BİR YANA OLAYLARA, GELİŞMELERE BAKIP BİRBİRLERİNE POSTERLER, BAYRAKLAR ALTINDA SALDIRANLARA ŞU KİTABÎ SÖZ İLE SESLENMEK İSTİYORUM: "MÜMİNLER ANCAK KARDEŞTİR..." HANGİ BAYRAĞIN ALTINDA OLURSANIZ OLUN. HANGİ COĞRAFYADA BULUNURSANIZ BULUNUN, ARANIZDA HANGİ SINIRLAR GEÇERSE GEÇSİN. COĞRAFYANIZ, SINIR ÇİZGİLERİNİZ, MİLLİYETİNİZ HEPSİ BİR TARAFA DİN KARDEŞLİĞİNİZ BİR TARAFADIR. HİÇ BİR İDEOLOJİK GÖRÜŞ VE PLAN DA BU NİTELEMENİN ÖNÜNE GEÇEMEZ. EĞER GEÇİYORSA MÜMİNLİK SIFATINIZA BİR KEZ DAHA GÖZ ATMANIZI TAVSİYE EDERİM. KÜRT-TÜRK SÖYLEMİNİN ARDI SIRA SOKAĞA DÖKÜLMELER, SOKAKDA YAŞANANLAR KARŞISINDA YAPILAN TARTIŞMALAR VE SOKAKLARI ÇATIŞMA ALANINA ÇEVİRENLER DEHŞETE DÜŞÜRÜYOR. BİZİ DEHŞETE DÜŞÜREN MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİ TAŞIYAN İNSANLARIN BİRBİRİNE KARŞI BU ÖFKESİ. NASIL OLUYOR DA ETNİK KİMLİK, DİNİ KİMLİĞİN ÖNÜNE GEÇİP; KARDEŞ KANINA VE CANINA KAST EDECEK DERECEYE GELEBİLİYOR İNSAN. "HER MÜSLÜMANIN MALI, KANI VE IRZI DİĞER MÜSLÜMAN'A HARAMDIR" DİYE BUYURURKEN PEYGAMBERİMİZ VE AYNI KİTABIN AYNI DAVETÇİNİN MÜNTESİPLERİYKEN BU DENLİ BİRBİRİMİZE KAST EDEBİLECEK DERECEDE GÖZÜMÜZÜ KARARTAN HIRSIN ESİRİ OLMAK NE BÜYÜK GAFLET. NE BÜYÜK BİR BELADIR. "CENNETE GİREMEZSİNİZ GERÇEK MÜMİN OLMADIKÇA, GERÇEK MÜMİN OLAMAZSINIZ BİRBİRİNİZİ SEVMEDİKÇE." AHİRETE İNANIYORSANIZ MÜMİN OLDUĞUNUZ İDDİASINDAYSANIZ SİZE "MÜMİNLER ANCAK KARDEŞTİR" DİYEN AYETİ KERİMENİN MUHATAPLARI OLDUĞUNUZU DA HATIRLAMANIZ VE MÜMİN SIFATININ HAKKINI VERMENİZ GEREKİR. KARŞINIZDAKİNİN KİM OLDUĞUNU TARTIŞMAYIN. HERKES KENDİNE VE KİMLİĞİNE BAKSIN. SİZ KİMSİNİZ? ÖLÇÜNÜZÜ HANGİ KİTAP BELİRLER? ÖNDERİNİZ, YOL GÖSTERİCİNİZ KİMDİR? SERGİLEDİĞİNİZ TAVRIN ORTAYA KOYDUĞUNUZ TUTUMUN BİR HESABI VAR MI, YOK MU? YÜCE KİTABIMIZIN VE PEYGAMBERİMİZİN ÇAĞRISINA KULAK VERİP DURDUĞUNUZ YERE, BASTIĞINIZ ZEMİNE BİR KEZ DAHA DİKKAT EDİN. HAMASİ ÇIKIŞLARLA ŞİDDETLE KİM DOĞRUYA ULAŞMIŞ Kİ SİZ ULAŞASINIZ. MEYDANLARDA TOZ DUMAN KALKIP EVLERİNE DÖNDÜĞÜNÜZDE HEPİNİZ BİR ŞEKİLDE; TÜRK'Ü KÜRT'Ü İLE KOMŞU HISIM AKRABA DEĞİL MİSİNİZ? KIZ ALIP KIZ VERİYORUZ.. PEK ÇOĞUMUZUN SAĞLAM DOSTLUKLARI, SAMİMİ ARKADAŞLIKLARI VAR. BİZ YARATILANI YARATAN'DAN ÖTÜRÜ SEVDİK. YARATILANLA İLİŞKİMİZİ YARATAN'IN RIZASI ÇERÇEVESİNDE KURMAYA ÇALIŞTIK. HİÇBİR ARKADAŞLIĞIMIZ TÜRKLÜĞÜNE YAHUT KÜRTLÜĞÜNE GÖRE DEĞER KAZANMADI KAYBETMEDİ. DİN KARDEŞLİĞİMİZ VAR BİZİM KARINDAŞLIKTAN ÖTE. "MÜMİN İLE DİĞER MÜMİN; BİR BİNANIN TUĞLALARI GİBİDİRLER, BİRBİRLERİNİ TUTARLAR" DİNİMİZ, İNANCIMIZA GÖRE KÜRT İLE TÜRK'ÜN MEVCUDİYETİ EĞER MÜMİN İSELER BİR ANLAM İFADE EDİYOR, DEĞER KAZANIYOR. HANGİ SİYASAL ÇIKAR DİN KARDEŞLİĞİNİN ÖNÜNE GEÇEBİLİR? EĞER SAMİMİ İSENİZ. KAPILMIŞ OLDUĞUNUZ HIRSIN ŞEYTANLA İŞBİRLİĞİNİ SAKIN OLA GÖZARDI ETMEYİN. "HADİ!" DİYEN, FİTNE-FÜCURA İTEN İÇİNİZDEKİ SES, SİZİN SAĞDUYUNUZUN SESİ OLAMAZ. YENİDEN "BİSMİLLAH" DİYEREK OLAYLARA DİN KARDEŞLİĞİ ZAVİYESİNDEN BAKTIĞINIZDA BU ÇERÇEVEDE DEĞERLENDİRME YAPTIĞINIZDA ARANIZDA ASLINDA BİRBİRİNİZİN CANINA KASTEDECEK KİŞİSEL BİR SORUN OLMADIĞINI GÖRECEKSİNİZ. DEVLET POLİTİKASININ SUÇUNU BİRBİRİMİZE FATURA ETMEYE NE HAKKINIZ VAR? BUNUN HESABINI BİRBİRİNİZDEN SORMANIZ HANGİ AKLA HİZMETTİR? SİZLER BİR ÇEKİLİN ŞÖYLE ORTADAN. PROVOKASYON, KIŞKIRTMA OLABİLİYOR MU? TAHRİKLERE KAPILMAK, ÖFKEYE TESLİM OLMAK; HELE HELE IRKÇI BİR TAVIR SERGİLEMEK MÜMİN BİR YÜREĞİN KÂRI DEĞİLDİR OLMAMALIDIR. NE TÜRK NE KÜRT "MÜMİNLER ANCAK KARDEŞTİR." BUNU TELKİN EDİN SÜREKLİ BİRBİRİNİZE, BUNU BİLİP, BUNU SÖYLEYİN.
| October 19
| |
HİFA HATUN , BİR İBRET HİKAYESİ EMİRÜ’L-MÜMİNÎN HASAN BİN ALİ -RADIYALLÂHU ANHÜMÂ-’NIN, RASULULLAH -SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM-’DEN NAKLETTİĞİ BİR HADİS-İ ŞERİFTE: “SADECE MALI İÇİN BİR KADINLA EVLENENİ, ALLAHÜ TEALA FAKİR EDER. GÜZELLİĞİ İÇİN EVLENEN GÜZELLİĞİNDEN FAYDA GÖRMEZ. DİNİ İÇİN ONUNLA EVLENİRSE, O KADIN ERKEĞE BEREKET OLUR.” BUYURULMUŞTUR. HİFA, MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DE, GÜZELLİĞİ DİLLERDE DOLAŞAN, GENÇ VE ZENGİN BİR KADIN İDİ. BİR GÜN PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN -SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM- HUZURUNA GELİP: “-YA RASULULLAH, BANA, BENİ CENNETE GÖTÜRECEK BİR İŞ ÖĞRET!..” DEDİ. HERKESİN DURUMUNA VE İHTİYAÇLARINA GÖRE NASİHATLARDA BULUNAN İKİ CİHAN GÜNEŞİ EFENDİMİZ: “-BİR AN ÖNCE EVLENMENİ TAVSİYE EDERİM. BÖYLECE DİNİNİN DİĞER YARISINI EMNİYETE ALIRSIN.” BUYURDULAR. HİFA HANIM: “-YA RASULULLAH, BANA KİM KÜFÜV (DENK) OLABİLİR? BENİ, HABEŞ HÜKÜMDARI NECAŞİ İSTEMİŞTİ. UBEYDULLAH YÜZ DEVE VE DAHA BİR ÇOK ŞEY MEHİR OLARAK VAAD ETMİŞTİ. BEN ONU DA KABUL ETMEMİŞTİM. SİZ KİMİ MÜNASİP GÖRÜRSENİZ, RAZIYIM.” DEDİ. O SIRADA GÖNLÜNDEN, PEYGAMBER EFENDİMİZİN KENDİSİNİ MÜMİNLERİN ANNELERİNDEN KILACAĞI ÜMİDİ GEÇİYORDU. RASULULLAH KİMSEYİ GÜCENDİRMEMEK İÇİN: “-YARIN SABAH, MESCİDE İLK ÖNCE GELEN KİMSE İLE BU HANIMIN NİKAHINI KIYACAĞIM.” BUYURDULAR. SABAHLEYİN, RASULULLAH -SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM- MESCİDE İLK ÖNCE GELECEK KİMSEYİ BEKLİYORDU. BİRDEN KAPIDA SÜHEYB -RADIYALLÂHU ANH- GÖRÜNDÜ. SON DERECE GÜZEL VE ZENGİN BİR KADIN OLAN HİFA’NIN AKSİNE, SÜHEYB, KİMSESİZ, FAKİR, SİYAHA YAKIN RENKLİ, ÇELİMSİZ, GÖRÜNÜŞÜ HOŞ OLMAYAN BİR KİMSE İDİ. RASULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- SABAH NAMAZINDAN SONRA, HİFA HATUN’U ÇAĞIRDI VE DURUMU BİLDİRDİ. HİFA, ALLAHÜ TEÂLA’NIN KAZÂSINA VE ALLAH RASULÜ’NÜN TAVSİYESİNE GÖNÜL HOŞLUĞU İLE RÂZI OLDU. BUNUN ÜZERİNE RASULULLAH -SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM- BİR HUTBE OKUDU VE: “-EY SÜHEYB, KALK, HANIMIN İÇİN ÇARŞIDAN BİR ŞEY AL!” BUYURDU. SÜHEYB: “-YA RASULALLAH, BİR DİRHEM GÜMÜŞÜM BİLE YOK!” DEDİ. HİFA HATUN, KOCASINA 10 BİN DİRHEM GÜMÜŞ HEDİYE ETTİĞİNİ SÖYLEDİ. PEYGAMBER EFENDİMİZ, SÜHEYB’İ PAZARA GÖNDERDİ. DÜĞÜN İÇİN GEREKLİ ŞEYLERİ ALIP DÖNEN SÜHEYB’E: “-EY SÜHEYB, ŞİMDİ DE HANIMININ ELİNDEN TUT VE ONU EVİNE GÖTÜR!” BUYURDULAR. SÜHEYB ÇARESİZ BOYNUNU BÜKTÜ VE: “-YA RASULALLAH, BENİM EVİM MESCİDDİR, NEREYE GÖTÜREYİM?” DEDİ. YÜZÜ GÜZEL OLDUĞU GİBİ, KALBİ DE GÜZEL OLAN HİFA: “-FİLAN YERDEKİ KONAĞIMI SANA BAĞIŞLADIM. KALK, BENİ ORAYA GÖTÜR!” DEDİ. ALLAH’IN RASÜLU İKİSİNE DE DUA ETTİ VE ASHAB-I KİRAMLA BİRLİKTE BU YENİ AİLEYİ YOLCU ETTİLER. HİFA HATUN VE SÜHEYB -RADIYALLAHU ANHUMA- YEMEKLERİNİ HAMD EDEREK TAMAMLADILAR. YATACAKLARI ESNADA, HİFA HATUN: “-EY SÜHEYB, BEN SANA NİMETİM, SEN BANA MİHNETSİN. SEN BU NİMETE ŞÜKÜR İÇİN, BEN DE BU MİHNETE SABIR TEVFİKİNE ŞÜKÜR İÇİN, GEL, BU GECEYİ İBADET VE TAATLA GEÇİRELİM. SEN ŞÜKÜR EDİCİLER, BENDE SABIR EDİCİLER SEVABINA KAVUŞALIM. ZİRA RASULULLAH -SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM-: “CENNETTE YÜKSEK BİR ÇARDAK VARDIR. BURADA SADECE ŞÜKREDENLER VE SABREDENLER BULUNUR.” BUYURMUŞLARDI.” DEDİ. O GECE, İKİSİ DE TAAT VE İBADET İLE MEŞGUL OLDULAR. SÜHEYB, ERTESİ GÜN MESCİDE GELDİĞİNDE, CEBRAİL ALEYHİSSELAM, GECEKİ HALLERİNİ RASULULLAH’A ÇOKTAN BİLDİRMİŞTİ. RASULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM-: “-EY SÜHEYB, GECEKİ HALİNİZİ SEN Mİ ANLATIRSIN, BEN Mİ HABER VEREYİM?” DİYE SORDULAR. SÜHEYB -RADIYALLAHU ANH-: “-YA RASULALLAH, SİZ SÖYLEYİNİZ.” DEDİ. RASULULLAH, OLANLARI VE İBADETLERİNİ ANLATTI. SONRA DA İKİSİNİ CENNET VE CEMÂL-İ İLAHİ İLE MÜJDELEDİ. SÜHEYB SEVİNCİNDEN O AN BAŞINI SECDEYE KOYDU VE: “-YA RABBİ, EĞER BENİ MAĞFİRET ETMİŞSEN, BİR DAHA GÜNAH KİRİNE BULAŞMADAN RUHUMU KABZ ET!” DEDİ. ALLAHÜ TEALA, DUASINI KABUL ETTİ VE SECDEDEN BAŞINI KALDIRMADAN ONUN CANINI ALDI. OLANLARI SEYREDENLER ŞAŞIRMIŞ, BİR KISMI DA AĞLAMAYA BAŞLAMIŞTI. PEYGAMBER EFENDİMİZ: “-SİZE BUNDAN DAHA TUHAFINI HABER VEREYİM Mİ? ŞU ÂN HİFÂ DA RUHUNU HAKK’A TESLİM ETTİ.” BUYURDULAR. BU İKİ AŞK, TESLİMİYET VE TAKVA ÂBİDESİNİN CENAZE NAMAZINI PEYGAMBER EFENDİMİZ BİZZAT KILDIRDI. VE ONLARI YAN YANA DEFNETTİRDİ. BAŞLARI UCUNA İKİ TAHTA KOYUP, BİRİNE “BU, ALLAH TEÂLÂ’NIN NİMETİNE ŞÜKREDENİN KABRİDİR”; DİĞERİNE DE “BU ALLAH’IN MİHNETE SABREDENİN KABRİDİR” YAZILDI.
| October 17
PAKİSTAN DEPREMİ
İKBAL’İN TORUNLARI YARDIM BEKLİYOR!
İslam dünyasının çilekeş coğrafyası Pakistan yine taze bir acıyla gündeme geldi. Öyle bir acı ki ne yürekler taşıyabilir ne de kelimeler ifade edebilir.
Bu acıyı ancak biz hissedebiliriz. Sözün bittiği yerdeyiz şimdi. Rahmet ve mağfiret ayında vefa sırası bizde. Nice milyonlar, viraneler arasında bir ses bekliyor. Nice yetimler, başlarını okşayacak bir şefkat eli. Şimdi hep birlikte her nefeste Pakistan’a “yalnız değilsiniz” demenin ve nice yıllar içinde birikmiş bir borcun ödenmesinin vaktidir. O Pakistan ki nice yüzyıllardır tarihi paylaştığımız, ecdadımızın dilini “Urduca” konuşan bir ülkedir. Ve halkı en sıkıntılı günlerimizde hep bizimle olmuş, gün gelmiş yürekleri kendi dertlerini unutup bizim için çarpmış, gün gelmiş kendilerini Türkiye’nin bir vilayeti olarak takdim edecek kadar bizimle olmuş, hatta belki de yeryüzünde eğer varsa bizi bizden çok sevebilmiş, dostluğun, kardeşliğin, kadirşinaslığın, vefanın, fedakarlığın dünya durdukça parlayacak en mümtaz misallerini sergilemiş çilekeş bir halktır.
En zor zamanlarında Osmanlı’nın imdadına yetiştiler...
Bir zamanlar (Hindistan ve Bangladeş ile beraber 1206’dan 1858’e kadar) değişik Türk hanedanlarına ev sahipliği yapmış olan bu ülke, sömürgecilik çağının vahşi piyasasında İngiliz hakimiyetine girince kendi çaresizliklerine karşı bir varlık ümidi olarak, insanlık onurlarını ve İslamlık şereflerini Türklerin ve Osmanlı Devleti’nin varlığına rabt ederek yaşaya gelmişlerdir. Henüz haberleşme vasıtalarının hiç yaygın bulunmadığı 1854 Kırım Savaşı’ndan itibaren dualarını ve varlıklarını bizim için paylaşmayı bir hayat tarzı olarak benimsemiş olan Güney Asyalılar gün gelmiş yalınayak nice yalçın kayalıklar, yüksek dağlar aşarak ulaştıkları Anadolu ve Balkanlarda bizimle aynı safta savaşa gönüllü olmuşlar, gün gelmiş oluşturdukları Kızılay ve tıp heyetleriyle yaralarımızı sarıp gözyaşlarımızı silmişler, dünyada savunmasız ve sahipsiz kaldığımızı düşündüğümüz zamanlarda her zaman yanı başımızda oluvermişlerdir. Tarihin hafızasında kayıtlı, sayısız misaller bulunmaktadır. Mesela 93 Harbi (1877-78)’nin en karanlık safhalarında “Türkler için yapabileceğimiz her şeyi yapmak bizim için farzdır; zira yeryüzünde Müslümanların taşıdıkları haysiyet Türkler yüzündendir.” (Urdu Ahbar, 17 Agustos 1876, Enverul-Ahbar, 1 Ağustos 1877) diyerek başlattıkları yardım kampanyaları ile o tarihler için muazzam sayılabilecek bir meblağı (125.000 Osmanlı Lirası) İstanbul’a ulaştırmışlardır (Osmanlı Arşivi, Defter-i İane-i Hindiyye, s. 108-109).
Bu rakamın ve fedakarlığın önemi, eğer aynı tarihlerde o ülkenin yaşadığı ve birkaç milyon insanını kaybettiği kuraklık ve açlık felaketi dikkate alınırsa daha net anlaşılacaktır. 1897 Osmanlı-Yunan savaşında Karaçi halkının İstanbul’a çektiği bir telgraf metninde yer alan şu ifadeler de kayıtlardadır: “Bütün servetimiz, evlerimiz, mülklerimiz, bedenimiz ve ruhumuz büyük İslam hükümetinin yoluna feda olsun.” (Malumat, 5 Haziran 1897). İşte 1911 Trablusgarb Savaşı sırasında zamanı donduran bir hemhal olma keyfiyeti. Osmanlı Devleti’ne haksız yere savaş açan İtalyan hükümetini ve mallarını boykot mitingi: “Bir kuruş bile düşman cebine gitmemelidir.” Sebilürreşad bu boykotun maliyetinin İtalyanlara yıllık en az 5 milyon sterlin olduğunu not etmiştir (19 Receb 1330).
Balkan savaşlarında oluk oluk Osmanlı kanı aktığı zamanlarda şimdi belki de yıkıntılar arasında kalmış bir meydanda, binlerce km uzaklıktaki kardeşlerinin acısını yüreklerinde hisseden çaresiz halk bir telaş içindedir. Osmanlı için yardım sandıkları açılmış, herkes ellerinde ne varsa buraya yetiştirmektedir. Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa ‘tek Osmanlı yaşasın diyerek’ buraya taşımaktadır. O topraklar o zamanlar İngiliz hakimiyetindedir. Gelişmeleri takip eden bir İngiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir: “Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Hemderd olmanın bu derecesi mümkün müydü? Neyse ki bir hayır sahibi kadın adına istediği meblağı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı.” (Hindistan Arşivi, H. Pol, Ekim 1913) Birinci Dünya Savaşı yılları tam bir kader imtihanı idi o insanlar için. Bir tarafta ülkenin hakimi İngilizler bir taraftan gönüllerin hakimi Osmanlılar vardı. Binlercesi hapsedildi, bütün aydınları sürgün. Gazeteleri kapatıldı. Yine de yürekleri Osmanlı için çarpmaya devam etmişti. Mevlana Muhammed Ali’nin Comrade gazetesinde yer alan “Türklerden bizim için de dua etmelerini bekliyoruz, zira sadece onlar bizim ızdırabımızı ve çilemizi tahayyül edebilirler.” ifadeleri belki de başka söze hacet bırakmayan netliktedir. Ve savaşın akabinde yaşanan sonu belirsiz bir fedakarlık imtihanı “hilafet ve hicret hareketleri”. İngiliz hükümetinin resmi tarihçisi Theodore Morison’un gözlemleri şöyle: “Peşaver’den Argot’a bütün Müslümanlar Türkiye üzerine yoğunlaşmışlar. Evlerine kapanmış kadınlar bunun için gözyaşı döküyorlar... Artık başka hiçbir şey konuşulmuyor ve düşünülmüyor.”
Vefa sırası Osmanlı’nın torunlarında!
Siz hiç Sevr’e karşı başka bir ülkede milyonlarca insanın bütün varlıklarını feda edip, evlerini, yurtlarını terk ederek, yalınayak yollara düşerek karşı çıktığını işitmiş miydiniz? Pakistan da onlardan biriydi. Milli Mücadele’mizde kendi çaresizliklerine rağmen yemeyip içmeyip gönderebildikleri ianelerle bizi hiç yalnız bırakmadıkları da hafızalarımızdadır. O günlerin halet-i ruhiyesini destansı bir şekilde bize aktaran bir başka kayıt sahibi de şair Muhammed İkbal’dir. Lahor’da binlerce kişinin katıldığı bir Osmanlı gündemli toplantıda dudaklarından şu sözler dökülür: “Bu dünyadan göçmüştüm. Melekler beni rahmet ayetinin sahibi Hz. Peygamber’in huzuruna çıkardılar. Hz. Peygamber buyurdu: ‘Ey Hicaz bahçesinin bülbülü, senin her goncan senin terennümünün ateşi ile ısındı, senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur. Senin coşkunluğun Allah’a secde ve niyazda bulunmaktır. Dünyanın alçaklığından göklere doğru uçtuğun zaman melekler sana yüksekliğin sırrını öğrettiler. Cihan bahçesinden çıkıp bana bir koku gibi yaklaştın, söyle bana ne gibi bir hediye getirdin.’ dedi. ‘Ya Muhammed (sas) varlık aleminde binlerce gül, lale var; ama ne renk ne de koku hepsi vefasızdır. Yalnız bir şey getirdim; bir şişe kan ki eşi yoktur cennette bile. Bu senin ümmetinin namusu, vicdanıdır. Bu, şehid Mehmetçiğin kanıdır.’ dedim.”
O İkbal’in, o ‘fakir kadın’ın halkı şimdi bizden bekliyor aynı duyguyu. Tıpkı Mevlana Muhammed Ali’nin yazdığı gibi, bu acıyı en iyi biz hissederiz. Bu rahmet ve mağfiret ayında dualarımızda, iftar sofralarımızda onlarla beraber olmak vaktidir. Şimdi bizim de tarihe onlar gibi bir kardeşlik ve vefa sahifesi daha kaydetme zamanıdır. Şimdi Ramazan gibi Ramazan zamanıdır.
October 16
  
  



Burayada bir bakın İNANANLAR KARDEŞTİR
href="http://spaces.msn.com/members/berkantasli/">
| |
İNKAR ADAMIN BİRİ HER ZAMAN YAPTIĞI GİBİ SAÇ VE SAKAL TRAŞI OLMAK İÇİN BERBERE GİTTİ. ONUNLA İLGİLENEN BERBERLE GÜZEL BİR SOHBETE BAŞLADILAR. DEĞİŞİK KONULAR ÜZERİNDE KONUŞTULAR. BİRDEN ALLAH İLE İLGİLİ KONU AÇILDI... BERBER: " BAK ADAMIN, BEN SENİN SÖYLEDİĞİN GİBİ ALLAH'IN VARLIĞINA İNANMIYORUM." ADAM: " PEKİ NEDEN BÖYLE DÜŞÜNÜYORSUN?" BERBER: " BUNU AÇIKLAMAK ÇOK KOLAY. BUNU GÖRMEK İÇİN DIŞARIYA ÇIKMALISIN. LÜTFEN BANA SÖYLER MİSİN, EĞER ALLAH VAR OLSAYDI, BU KADAR ÇOK HASTA İNSAN OLUR MUYDU, TERKEDİLMİŞ ÇOCUKLAR OLUR MUYDU? ALLAH OLSAYDI, KİMSE ACI ÇEKMEZDİ. ALLAH OLSAYDI, BUNLARIN OLMASINA İZİN VERECEĞİNİ SANMIYORUM..." ADAM BİR AN DURDU VE DÜŞÜNDÜ, AMA GEREKSİZ BİR TARTIŞMAYA GİRMEK İSTEMEDİĞİ İÇİN CEVAP VERMEDİ. BEREBER İŞİNİ BİTİRDİKTEN SONRA ADAM DIŞARIYA ÇIKTI. TAM O ANDA CADDEDE UZUN SAÇLI VE SAKALLI BİR ADAM GÖRDÜ. ADAM BU KADAR DAĞINIK GÖRÜNDÜĞÜNE GÖRE BELLİ Kİ TRAŞ OLMAYALI UZUN SÜRE GEÇMİŞTİ. ADAM BERBER DÜKKANINA GERİ DÖNDÜ. ADAM: " BİLİYOR MUSUN NE VAR, BENCE BERBER DİYE BİRŞEY YOK" BERBER: " BU NASIL OLABİLİR Kİ? BEN BURADAYIM VE BİR BERBERİM." ADAM: " HAYIR, YOK. ÇÜNKÜ OLSAYDI, CADDEDE YÜRÜYEN UZUN SAÇLI VE SAKALLI ADAMLAR OLMAZDI." BERBER: " HIMMM... BERBER DİYE BİRŞEY VAR AMA O İNSANLAR BANA GELMİYORSA, BEN NE YAPABİLİRİM Kİ?" ADAM: " KESİNLİKLE DOĞRU! PÜF NOKTASI BU! ALLAH VAR, VE İNSANLAR ONA GİTMİYORSA, O NE YAPABİLİR Kİ? İŞTE DÜNYADA BU KADAR ÇOK ACI VE KEDER OLMASININ NEDENİ!" BU YAZIYI BEĞENDİYSENİZ, SEVDİKLERİNİZE GÖNDERİN... ALLAH'A İNANMIYORSANIZ, BOŞVERİN GİTSİN...
| October 15
|
HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN HAYATI (571-632) |
|
|
Hz. Muhammed (s.a.s.) Mekke'de doğdu. 40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik hayâtının 13 yılı Mekke'de, 10 yılı da Medine'de geçti. Medine'de 63 yaşında vefât etti. Bu sebeple: Hz. Muhammed (s.a.s.) 'in hayâtı (571-632): a) Peygamberliğinden Önceki Hayâtı (571-610), b) Peygamberlik Devri (610-632) olmak üzere iki kısma ayrılır. Peygamberlik devri de: a) Mekke devri (510-622) b) Medine devri (622-632) olarak iki döneme ayrılır. Bu sebeple Siyer ve İslâm Târihi ile ilgili kitaplarda, Rasûlullah (s.a.s.)'in hayâtı, "Peygamberlikten (Bi'setten) öncesi" ve "Peygamberlik devri" diye iki devreye ayrılarak incelenmiştir. Peygamberlikten önceki hayatını da: 1- Çocukluk devresi (8 yaşına kadar olan süre), 2- Gençlik çağı (8-25 yaşına kadar olan devre), 3- Evlilik dönemi (25-40 yaşı arasındaki devre) olmak üzere genellikle üç bölüme ayırmışlardır. Peygamber olduktan sonra, "Mekke Devri"nde geçen olayları incelerken, târihbaşı olarak, Peygamberliğin (Nübüvvetin) l. 2. veya 5 inci yılı gibi, Nübüvvetin başlangıcını; "Medine devri" olaylarında ise,-Hicretin, 1., 2. veya 3 üncü yılı şeklinde Rasûl–i Ekrem (s.a.s.)'in Hicret olayını esâs almışlardır. Bu kitapta da aynı usûle uyulacaktır.
|
October 12
|
Sinik Bir Savaştaki Fesat Olayları |
|
Buradaki sorular şüphe dolu bir savaşın en son marifeti hakkında sorulmayan sorulardır. İngiliz askeri otoriteleri neden Irak’ta bir hapishanenin duvarlarının zırhlı araçlar tarafından yıkılmasına dek varan inanılmaz bir durum yaratıyorlar? |
|
11/10/2005 - 15:44
|
|
|
|
Buradaki sorular şüphe dolu bir savaşın en son marifeti hakkında sorulmayan sorulardır. 19 Eylül’de Basra’daki hapishaneden “kurtarılan” özel güçlerce donatılmış iki SAS komandosunun arabasında patlayıcılar ve uzaktan kumandalı bir fünye bulundu mu? Eğer doğruysa, bu kişiler onlarla ne yapmayı planlıyorlardı? İngiliz askeri otoriteleri neden Irak’ta bir hapishanenin duvarlarının zırhlı araçlar tarafından yıkılmasına dek varan inanılmaz bir durum yaratıyorlar?
Basra’nın İngiltere ile işbirliği halinde bulunan Hükümet Meclisinin başkanına göre İngiliz askerleri tarafından 5 sivil öldürüldü. Bir mahkeme bu sayının 9 olduğunu söylüyor. Bir Irak’lının değeri ne kadardır? İngiltere de bu olayı üstlenecek onurlu biri yok mu, yahut yalnızca savunma bakanı John Reid’in her zamanki kibirliliğini mi kabul etmeliyiz? Kendisi, “Irak yasaları çok açık” dedi ve “İngiliz görevlileri Irak’ın yasal işlemlerinden muaftır” cümlesini ekledi. Fakat John Reid, bu sahte dokunulmazlığın Irak’ın işgalcileri tarafından icat edildiğini söylemeyi ihmal etti.
İngiltere’nin tutumunu arkalamaya kalkışan Londra’daki yerleşik gazetecileri takip etmek, Irakta süre giden bütün gaddarlığın bir hicvini seyretmeye benziyordu. İlk olarak Irak rejiminin “mahkeme ilanı”nın Bağdat’taki Amerikan istihkamı dışında yürürlüğe konmasının yarattığı yapmacık bir şok vardı ve Basra’daki “eğitimli İngiliz polisi” dışarıdan sızmış olabilirdi. Kırgın ve onuru kırılmış olan zalim Jeremy Paxman, bizim çocukların ikisinin –gerçekte küçük birer cephane taşıyan ve Araplar gibi giyinmiş hayli şüpheli yabancılar- “demokratik” bir toplumda muhtemelen polis tarafından nasıl tutuklanmış olduklarını öğrenmek istedi. Jeremy, “onların bizim taraftan oldukları fark edilmedi mi?” dedi.
Başlangıçta Times ve Mail tarafından komandolar üzerinde bulunan patlayıcılar kaydedilmesine rağmen, daha sonra verilen haberlerde SAS komandolarının işaretlenmemiş Cressida’larında bulunan bu patlayıcılardan söz edilmedi. Onun yerine, eğer patlayıcılar “radikal” Mukteda el-Sadr tarafından militanlara dağıtılmışsa, adamların karşı karşıya kaldıkları tehlike hikaye edildi. “Radikal” tabiri gereksiz bir terim; el-Sadr İngiltere ile gerçekten işbirliğindeydi. O bu “kurtarma” hakkında ne söylemek zorundaydı? Hakikaten, bu ülkede bunların hiçbiri kaydedilmedi. El-Sadr’ın sözcüsü şeyh Hasan el-Zargani, el-Sadr’ın müntesipleri gibi kılık değiştirmiş SAS komandolarının önemli bir dini festival öncesinde Basra’ya bir saldırı düzenlemeyi planladıklarını söyledi. Şeyh Hasan, “polis onları durdurmaya çalıştığında, onlar polise ve yoldan geçenlere ateş açtılar. Bir araba kovalamacasından sonra yakalandılar. Polislerimizin arabalarda buldukları şeyler çok endişe verici şeylerdi. –silahlar, patlayıcılar ve bir uzaktan kumandalı fünye- bunlar teröristlerin silahlarıydı.” dedi.
Bu olay, Anglo Amerikan serüveninin en uzun süren yalanını ortaya çıkardı. Bu yalan, “koalisyon”un Irak’taki katliamdan sorumlu olmadığı ve el-Kaide tarafından yönetilen yabancı teröristlerin gerçek suçlu olduğudur. Grubun başkanı olan Ürdünlü Ebu Musab el-Zerkavi bu hizadadır. Zerkavi’nin bu şeytani tesiri, işgalle ilgili haberler üzerindeki dikkatleri biçimlendirmek için kurulan Pentagon’un “Stratejik Bilgi Programı (Strategic Information Program)"nın ana konusudur. Bu program Amerikanın herhangi bir vasıftan yoksun yegane başarısı oldu. US ve İngiltere, haberlere düşman kesilen ve bir Amerikan yahut İngiltere kalesi içinde mevzilenen yerleşik gazeteciler el-Zerkavi hakkındaki asılsız iddiaları tekrarlayacaktılar.
Bu sonucun iki büyük etkisi var; Iraklıların illegal bir saldırıya karşı direnme hakları –uluslararası yasalarla kuşanmış bir hak–zorla gasp edildi ve duygusuz yabancı teröristler tarafından bu hakkın meşruiyeti azaltıldı ve bu, Sünnilerle Şiiler arasındaki bağın altında cereyan eden bir sivil savaş oluşturdu. Irak Ulusal kongresinin bir üyesi olan Fatah el-Sheikn, bu hafta “yabancı işgalcilerin ajanları arasında, bizim aramıza sızmak, Iraklıların evlatları arasına kin tohumları ekmek ve birimizin diğerinden korkması için söylentiler yaymak hususunda büyük bir kampanya var” dedi. Bunlara ek olarak “bu işgalciler dini bir tahrik başlatmak için uğraşıyorlar ve eğer bu gerçekleşmezse ülke içindeki Şiileri kışkırtmaya çalışacaklar” dedi.
Federalizmin Irak için planladığı Anglo Amerikan amaç, toplulukların geleneksel olarak örtüştüğü, hatta evlilik içi örtüşmelerin yaşandığı ülke içindeki ayrılıkları provake etmek noktasındaki emperyal stratejinin bir parçasıdır. Zerkavi’nin Usame’ye benzer bir şekilde popülaritesinin artması bu durumu tamamlayan bir unsur oldu. Scarlet Pimgernal’e benzer bir şekilde, Zerkavi hem her yerdedir hemde hiçbir yerde. Amerikalılar geçen yıl Felluce şehrine operasyon yaptıklarında, bu çirkin davranışlarının gerekçesi Zerkavi’ye bağlı ve sadık adamları ele geçirmekti. Fakat şehrin sivil vedini otoriteleri Zerkavi’nin orada olduğunu ve direnişte bulunmak için herhangi bir şeye sahip olduğunu yalanlamışlardı.
Bağdat’ın el-Kazimiye camisi imamı “Zerkavi'nin varlığı uydurmadır” dedi. El-Zerkavi savaşın başlangıcında Kürdistan’ın kuzeyinde öldürüldü. Hatta ailesi ölümünden ötürü bir merasim düzenledi. Bunun doğru olup olmadığı bir yana, Zerkavi’nin “yabancı istilası” Bush ve Blair’in teröre karşı açtıkları savaş yalanını sürdürmek için taktıkları son maske oldu ve dünyanın ikinci büyük petrol kaynağını kontrol etmek için yaptıkları teşebbüsü doğru dürüst başaramadılar.
23 Eylül’de Washington’daki Uluslararası Çalışma ve Strateji Merkezi, US’in 30.000 olduğu tahmin edilen direniş kuvvetlerinin %10’dan azının sorumlusu olan Iraktaki yabancı savaşçıların “palazlanma miti” anlayışını suçlayan bir rapor yayınladı. “Koalisyon” tarafından öldürülen Iraklı sivillerin sayısına ilişkin yapılan 8 çok yönlü araştırmadan 4’ü, bu rakamın 100.000’den fazla olduğunu belirledi. İngiliz ordusu, konuşlanma hakkına sahip olmadığı yerlerden çekilme ve bu korkunç terörist eylemdeki payı Uluslararası Suç Mahkemesi tarafından sorgulanana kadar İngiltere utanç içindedir.
Arap kılığına bürünen İngiliz askerleri
Bu Makale "Dünya Bülteni" için Fatma Çolak tarafından tercüme edilmiştir.
|
October 11
ÖRTÜNMEK GEREK ŞARTTIR FAKAT YETMEZ
Başörtüm
Örtünün yukarıdaki fonksiyonunu icra edebilmesi için iki önemli şartın yerine getirilmesi gerekir. Bunlardan birincisi insanın kendisine, iç dünyasına dönük olgunlaşma süreci, ikincisi insanın içinde yaşadığı ortamın temizliği ve insan iradesini kuvvetlendirecek özelliğe sahip olmasıdır.
Nitekim Allah, mümin erkek ve mümin kadınlara gözlerini zinadan sakındırmalarını emretmekle doğrudan doğruya müminlerin iç dünyalarına hitap etmekte, örtünün oluşturduğu güvenlik kuşağını zedelememelerini istemektedir.
'Mümin erkeklere şöyle: 'Bakışlarını yere indirsinler. (harama çevirmekten kaçındırsınlar). Irzlarını, bellerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır...
'Mümin kadınlara da söyle: 'Bakışlarını yere indirsinler. Irzlarını, eteklerini korusunlar. Süslerini, zinetlerini görünen kısımlar müstesna açmasınlar. Başörtülerini (humur, göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler....' (24 Nur 30-31)
Allah önce erkeklere, sonra da kadınlara harama bakmamayı ve ırzlarını korumayı emretmektedir. Demek ki bakma konusunda erkekler, kadınlardan daha fazla zaafa sahiptirler. Ancak örtünme, süslerini ortaya koyma konusunda, tersi olması gerekir ki, Allah örtünme ve süslerini gizleme ile ilgili erkeklere değil de kadınlara hitap etmektedir.
Cazibe konularını kuvvetlendirici, örtü engelini aşıcı bakışlar için Hz. Peygamber sahabelerini uyarmıştır:
'Ey Ali, birbiri ardınca bakma. Birinci bakışın zararı yoktur ama ikinci bakıştan sonra zararlıdır.'11
Böylelikle İslam, bakışları kontrol altına alıyor. Dahası Hz. Peygamber, 'Gözün zinası bakıştır; dilin zinası sözdür; elin zinası dokunmaktır; ayağın zinası, nefsimizin doğrultusunda yürümektir.' buyurarak, müslüman olmanın kendini kontrol edebilmek olduğunu, müslüman olmanın bir içsel bütünlük olduğunu ortaya koymaktadır. Müslüman olmak demek, tüm tutum ve davranışlarını kontrol edebilmek demektir. Bu da Kur'an ve sünnetin tanımladığı bir imani düzeyle, bir imani değişimle gerçekleşir.
Nitekim ilk yaratılış olayında, Hz. Adem'le eşinin yeryüzüne gönderilişinden sonra Allah'ın Ademoğullarına yaptığı hitapta bu olgunun önemi açıkça vurgulanmaktadır:
'Ey Ademoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik. Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.' (7 Araf 26)
Örtünün oluşturduğu güvenlik kuşağının fonksiyonu icra edebilmesi için insanın içinde yaşadığı toplumsal şartların insan iradesini kuvvetlendirici istikamette etkili olması gerekir. İnsan iradesini, iç olgunlaşmayı, gelişmeyi engelleyici dış şartlar güvenlik kuşağını zayıflatabilir. Bunun için Hz. Peygamber:
'Her doğan çocuk, İslam fıtratı üzerine doğar. Ancak ebeveynleri onu Hıristiyan, Yahudi veya Putperest yapar.'
diyerek çevresel koşulların önemine dikkatimizi çekmektedir.
İnsanın iman düzeyinin ve içinde yaşadığı şartların insan davranışına etkisinin, iki faktörün etkisini içermesi anlamında, en güzel örneklerinden biri de Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Hz. Yusuf olayıdır.
Hz. Yusuf, evinde hizmetçi olarak çalıştığı Vezir'in karısının ilişki kurma isteklerini reddederek 'Allah'a sığınırım. Çünkü O (Kocan), benim efendimdir' demesi konumuz açısından önemlidir. Gerçekte iki farklı cins birbirini arzulamaktadır:
'Andolsun kadın onu arzulamıştı, eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıtını görmeseydi -o da onu arzulamıştı. Böylelikle biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis, gönülden katıksızca Allah'a bağlı, ihlasa erdirilmiş olan kullarımızdandı.' (12 Yusuf 24)
İki karşı cins, birbirini biyolojik olarak arzu etmiş olmalarına karşılık; inançlarının farklılığı nedeniyle, iki farklı davranış sergiliyorlar. Biri, zina ederek nefsi arzularını yerine getirmeye; diğeri de, zinayı redderek imanının kemaline bir zarar vermemeye çalışıyor. Bu olay, iç olgunluğun insan davranışlarına, güvenlik kuşağına olan etkisini göstermektedir.
Vezir'in karısının isteklerinde ısrarlı olması, bu konuda Hz. Yusuf'u hapse atmakla tehdit etmesi üzerine; Hz. Yusuf'un endişesi, korkusu, içinde yaşanılan şartların insan davranışı üzerindeki etkisini göstermesi açısından anlamlıdır:
'Yusuf dedi ki: 'Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara eğilim gösterir, cahillerden olurum. Böylece Rabbi, onun duasını kabul etti ve onların hileli-düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü o, işitendir, bilendir.' (12 Yusuf 33-34)
Hz. Yusuf, kadının ısrarı ve baskısı karşısında iradesinin çözülebileceğinden endişe ederek hapse girmeyi tercih etmiştir ve de girmiştir.
Bugün, Hz. Yusuf'un içinde bulunduğu şartlardan çok daha kötü şartlar, insanların iradesi üzerine etki etmektedir. İnsanlar, özellikle kadınlar kozmetik sanayiinin, moda sektörünün ve pazarlama sektörünün adeta kölesi durumuna getirilmişlerdir. Kadın bir pazarlama, bir tüketim aracı gibi düşünülmektedir. O sadece ürünlerin teşhiri için karşısındakileri 'aşırı uyarmakla' görevli bir beden, bir ciltten ibaret görülmektedir. Böylece her geçen gün kadın daha da açıklığa itilmekte tahrik edebildiği, uyarabildiği oranda itibar görmektedir. Bu da kadının köleleşmesinden başka birşey değildir.
Elbetteki bu köleleştirme hareketine başta kadınlar olmak üzere toplum tepki koyacaktır. Elbetteki bu psikolojik tacize karşı kadınlar, örtüneceklerdir. Seks, şiddet, uyuşturucu ve yolsuzluğun yaygınlaştığı bir ortamda insanların kendilerini korumak için çareler araması kaçınılmazdır. Tüm dünyadaki bu dört 'baş belasına' karşı insanların fıtrata, dine yönelmeleri tesadüfi değildir. Şartlar ağırlaştıkça dine yönelme daha da hızlanacaktır. Kadınların güvenlik kuşağı olarak örtüye sahip çıkmaları kaçınılmazdır. Bu fıtrattan gelen kendini korumaya ilişkin bir tepkidir. Bunu gözönüne almayan toplumsal mühendislik çalışmaları hüsranla sonuçlanacaktır.
Evlilik ve Cinsellik
Hz. Âdem ve Havva dünyaya insan neslinin sorumluluğunu alarak geldiler. Eğer evlilik geleneğini disiplin içerisinde başlatmasalardı, insan nesli kesilip giderdi.
Küreselleşme, Batı toplumlarını saran tehlikeli bir vebayı dünyaya yayıyor. Son yıllarda evliliklerin çoğu boşanmayla bitiyor. Cinselliğin ilköğretim çağına indirilmesi yüzünden zevk rezervleri erken tüketilen gençliğin geleceğinde tatminsizlik dönemi açılıyor.
Estetik bedenler ekranlarda sergilenerek, dikkatler cesetlere odaklanıyor. Cinsellikler ucuzca harcanmasın diye bedenler iğrenç mi yaratılmalıydı? Sorumsuzluğun bedeli, bilinçlerde güzelliğin cesetle sınırlanması; İtalyan araştırmacı Caldarelli’nin deyimiyle “kimsenin aradığını bulamaması ve herkesin mutsuzluğu” oluyor.[1]
Hayata tutunmak üzere yola çıkan güzel gençler, daha ilk adımlarında çelmeleniyorlar. Güller açamadan budanıp soluyor. Cinsel haz, eşlerin aile fedakarlığına katlanmalarına, dayanışmalarına ve çocuklarını yetiştirmelerine teşvik eden bir ilâhî ihsandır. Bu zevkin nereden geldiğini, beyine nasıl yerleştiğini düşünmeyenler, cinselliklerine sorumsuzca saplanıyorlar. Hem zevkleri köreliyor; hem de hayatları mahvoluyor.
Hayatımda tanıklık ettiğim ilk cinayetin sebebi cinsellikti. Liseden bir arkadaşımız sarkıntılığının bedelini canıyla ödedi. İstatistiklere göre, dünyada işlenen cinayetlerin üçte ikisi cinsel nedenlerden kaynaklanıyor. Cinselliklerini kontrol etmeyenler, cinayetle değilse, hastalıklarla ölüyorlar. Dünya Sağlık Örgütüne göre her yıl 333 milyon kişi cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanıyor.[2] AIDS hastalığı gelecek yıllarda bazı ülkelerin gençliğini yok edecek, soykırımlar yapacak.
October 09
| |
Mimar Sinan'ın Selimiye camii'nin kubbesini o genişliğe oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı besinci. bir işlem bularak çözdüğü söylenir.Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir bir dehanın urunudur. Almanlar ayni sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlar.Mimar Sinan bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüzyıllar önce monte edebilecek bir dehadır. Almanların dehası ise, o çirkin metal yığınına Selimiye'den fazla turist çekebilmelerindedir. Bir gün Selimiye Camii'ne girenler, kubbenin altında bir Japon'un ayaklarını kıbleye doğru uzatmış sırtüstü yattığın görmüşler. Tabii hemen Japon'u, "Burası kutsal bir yer. Bu şekilde yatmak bizim inançlarımıza göre saygısızlıktır.Lütfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmışlar. Ancak, Japon trans vaziyetteymiş, gözlerini kubbeden ayırmadan şöyle sayıklıyormuş:"Bu imkansız. Ben yılların mühendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal görüyorum. Bu kubbenin orada o şekilde durması fizik ve matematik kurallarına aykırı. Bu imkansız, orada hiçbir şey yok, orada hiçbir şey yok..." Selimiye camisisinin zemini gevsek toprakmış. Bu nedenle minarelerinin yakin zamanda yıkılacağı fark edilmis.Uluslararası bir grup bilim adamı toplanmışlar. Nasıl kurtarırız bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermişler.Sonuçta en son teknoloji olan metal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar vermişler. Minarelerin temellerini açınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynısıyla karsılaşmışlar. Mimar Sinan bilmem kaç yüzyıl önce ayni şeyi düşünmüş meğerse....? 1950-60 arası bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyeti Türkiye'ye gelmiş.Heyet İmar ve İskan Bakanlığı'ndan izin alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlamış. Ayasofyayı, Yerebatan Sarnıcını filan gezdikten sonra sıra Sinan' in kalfalık eseri Süleymaniye Camisi'yle Sinan'ın öğrencisi Mimar Davut Ağa'nın eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmiş.Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar. Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk incelemede camiler-in gevsek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar. Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akil sır erdirememişler. Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yoğunlaşmışlar. Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerindeise şaşkınlık-ları ikiye katlanmış.Minarelerin çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiğini görmüşler.Daha derin araştırma yapmak için Edirne'ye, Sinan'ın ustalık eseri Selimiye Camisi'ne gitmişler. Oradaki olağanüstü sistemleri görünce iyice şaşırmışlar. Selimiye'nin tüm sırlarını aylarını harcayarak çözmüşler. Japonya'ya döndüklerinde ise Sinan'ın sırlarını uygulamaya sokarak şehirlerini Sinan'ın kullandığı sistemlerle kurup muazzam gökdelenler dikmişler. Yani su an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında kullanıldıkları çoğu sistem, yüzyıllar önce Sinan'ın geliştirdiği mekanizmalarmış. Tac Mahalin mimari Mehmet efendi Mimar Sinan'ın öğrencisidir. BU YAZI MİMARLIK VE MÜHENDİSLİK FAKÜLTELERİNDE OKUYAN TÜM ARKADAŞLARIM İÇİN BİR MİMAR SİNAN OLAMAYIZ BELKİ AMA ONA LAYIK OLMAYA ÇALIŞABİLİRİZ Saygılar... | October 08
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Meali: Ey iman edenler yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse o da onlardandır. Muhakkak Allah zalim kavme hidayet nasib etmez.
(Beyzavi-İbni Abbas-Maide-51)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Meali: Ey iman edenler! Dininizi oyun ve eğlence tutan ehl-i kitab’ı ve kafirleri dost edinmeyin. Eğer mü’minlerseniz Allah’tan korkun, onlara dostluk yapmayın.
(Beyzavi-İbni Abbas-Maide-57)
|
|
|
|